BOZGUN 1912 ; Balkan Savaşları’nda Trakya

1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin yarattığı derin ezilmişlik duygusu, Balkanlar’ın içlerinden sürüle sürüle “Küçük Rumeli” denilen Trakya’ya doluşan, bu topraklarda güven içinde olacaklarının hayalini kuran muhacirlerin peşini bir türlü bırakmaz. “Koca Bozgun” denilen o günlere tanıklık eden kuşaklar ve onların nesilleri, ondan kalır yanı olmayan “Bozgun” senelerini, tarih için hiç de uzun bir zaman dilimi sayılamayacak olan 34 yıl sonra, Trakya topraklarında bir daha yaşayacaklardır.

Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan ittifakın karşısında tüm Balkanlar düşerken, İşkodra ve Yanya; tüm Trakya düşerken ise Edirne akla ziyan bir şekilde ayakta kalmayı başaracaktır.

Öyle ki; tüm yokluk ve yoksunluklara rağmen 155 gün süren meşhur müdafanın ardından 1913 baharında teslim olmak zorunda kalan Edirne, çok değil 6 ay sonra Trakya’nın geri alınışının da ilhamı olacaktır.

Balkan Savaşları’nın yarattığı bu derin travmanın izleri bütün bir Rumeli’nin hafızasından günümüze değin silinmeyecek; askerin zedelenen gururunun tamiriyse, savaşın bitmesinin ertesinde tarihe altın harflerle kazınacak Çanakkale’ye nasip olacaktır.

BalkanSavaşları'ndaRicatEdenOsmanlıAskerleri

Balkan Savaşları’nı hazırlayan koşullar…

Aslında Balkanlar’da bir savaşın kaçınılmaz olduğu herkesin malumudur. Son yüzyılda Osmanlı bu topraklarda sürekli geri çekilmeye, tavizler vermeye mecbur bırakılmıştır. Milliyetçilik hareketlerinin fitili batılı büyük devletler eliyle çoktan ateşlenmiş, palazlanmaya başlayan Balkan halklarının sırtı, Rusya eliyle ve büyük vaadlerle sürekli sıvazlanmıştır.

Balkanİttifakı-Afiş1877-78 Osmanlı Rus Savaşı Rumeliler’in hafızasında “Koca Bozgun” olarak yer eden, travma etkisi yaratan bir olaydır. Balkanlar önünde sürülen Müslüman ahali kendilerine yaşatılan derin acılar ve kıyımlar neticesinde Trakya’ya; yol bulabilenler daha içerilerdeki İstanbul’a ve oradan da Anadolu içlerine doğru doluşmaya başlamışlardır. Bu bir asırı geçecek “Büyük Göç”ün aslında ilk kafileleridir.

Osmanlı’daki idari karışıklıklar, Balkanlar’da sürekli talep edilen tavizler, Rusya başta olmak üzere diğer Avrupa devletlerinin tutumları, yahut bir tutum takınamamaları Balkan halkların Osmanlı’ya karşı sürekli bileylenmesinin önünü açacaktır.

1911 Yılında Osmanlı’nın Trablusgarp ve Bingazi’yi kaybetmesi, Balkan halklarının deli cesaretlerini iyice arttırır. Bu durum onlara göre Osmanlı’nın ne denli zayıfladığının açık bir göstergesidir.

“Zamanının geldiği aşikar” olan bir Balkan savaşının ittifakı için ilk gizli görüşmelerinin tohumları Bulgaristan ile Yunanistan arasında aynı yıl atılır. Bu gölge oyununda kuklaları oynatan, yüzünü göremediğimiz ama varlığını bildiğimiz o gizli el (!) ise pek tabi ki Rusya’dır. Bulgaristan’ın Yunanistan ile ittifak arayışı bu ilk görüşmelerde netice vermeyecektir. Ama niyetlerin ortaya konulmuş olması sebebiyle bile bu durum önemlidir.

Osmanlı Devleti Balkanlar’da kaynayan kazanın harını soğutmak için kendisinden istenen tavizlere kulak kabartsa da, hala büyük devlet olduğunu ispat için bu talepleri her seferinde savsaklamaktadır.

Balkanlar’ın nabzını kollamakla görevlendirilmiş Ermeni asıllı Hariciye Nazırı ( Dışişleri Bakanı ) Gabriel Noradukyan Efendi mecliste yaptığı konuşmalarından birinde o talihsiz beyanatı vermektedir:

“Kendi adımdan nasıl eminsem öyle eminim ki; Balkanlar’da bir savaş endişesi görmüyorum.”

Noradukyan Efendi’nin bu kendinden emin tavrı da dikkate alınarak, Osmanlı ordusunda mühim hatalar birbirini izler. Bu hataların en önemlisi kuşkusuz 29 Temmuz 1912 tarihinde alınan bir kararla 1908 girişili nizami erlerden oluşan 120 tabur askerin terhisine, İzmir ve Çanakkale’de toplanan redif birliklerinin izinli boşaltılmasına karar verilmesidir. Bu durum yaklaşık 75.000 askerin ordudan bir şekilde uzaklaşması anlamına gelmektedir.

Balkan Savaşlarında Kullanılan Bir BalonOsmanlı bu vahim hataları yaparken, Balkanlar’da el altından sürdürülen ittifak girişimleri meyvelerini vermeye başlamıştır. 13 Mart 1912 senesinde Bulgaristan ve Sırbistan arasında “Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalanır. Yunanistan ile 1911 yılından itibaren temaslarda bulunan Bulgaristan’ın girişimlerinin meyvesi 29 Mayıs 1912 ‘de imzalanan bir ittifak antlaşması ile alınacaktır.

Bu ilk antlaşma da askeri çerçeve çizilmediği için, bunu temin eden “Askeri Konvansiyon Antlaşması” 5 Ekim 1912 yılına sarkar. Bulgaristan ile Karadağ arasında Ağustos 1912’de sözlü bir ittifaka varılır. Sırbistan ile Karadağ arasında, 27 Eylül 1912’de İsviçre’de yapılan ittifak ile Osmanlı’nın karşısındaki “Balkan İttifakı” tamamlanmış olur. Balkan İttifakı’nın tamamlanmasından, çok değil 40 gün sonra Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş ilan etmesi ile Balkan Savaşları resmen başlayacaktır. Amaç bellidir; Balkanlar’ın bölüşülmesi…

Savaşa ilanına gelene kadar bunu tetikleyen bir takım olaylar da vuku bulur :

Balkan İttifakı’nı oluşturan devletlerin seferberlik ilan ettiklerinin ertesi günü, aklı başına gelen Osmanlı Devleti de seferberlik ilan eder. Tarih 1 Ekim 1912’yi göstermektedir. Gelgelelim, terhis edilen birliklerin oluşturduğu boşluk, ordudaki rehavetli hava, eğitim eksiklikleri gibi bir dizi olumsuzluk, pek tabi ki layıkıyla giderilemeyecektir. Buna bir de Bab-ı Ali’deki siyasi ayak oyunları eklenince, savaş öncesindeki tablo Osmanlı açısından hiç de iç açıcı değildir.

Kırklareli'nin Bulgarlarca işgaliEkim ayının ilk günlerinde Balkan İttifakı’nın Osmanlı’ya nota vermesi, bunun basına yansıması halk nazarında da savaş çığlıklarının yükselmesine sebep olur. Balkanlar’daki durumdan bi’haber kalabalıklar mitingler düzenlemekte, Balkan ve Avrupa elçiliklerini taşlayarak durumu iyice zora sokmaktadırlar. 2 ve 7 Ekim’de İstanbul’da Dar’ül Fünun öğrencileri tarafından düzenlenen, 4 Ekim’de Sultanahmet Meydanı’nda öğlenden önce Hürriyet ve İtilaf Partisi, öğlenden sonra ise İttihat ve Terakki yanlılarınca düzenlenen mitingler buna verilebilecek örnekler arasındadır.

Dönemin basınında atılan manşetler ise, Osmanlı’nın büyük devlet olduğu duygusunu körükleyen, kibirli olduğu kadar kadar tahrikkar manşetlerdir. Sabah, Tanin, İkdam gibi gazeteler “ Muharebe başladı, evvela Karadağ !”, “Yaşasın harp !”, “Hele şükür !” gibi başlıklarla çıkmaktadır.

Aynı tablo Balkan halklarında da kendini göstermektedir. Özellikle Bulgaristan’ın Sofya kentinde yapılan mitingler büyük kalabalıkları bir araya toplamayı başarmıştır. Her iki taraf savaş kılıçlarını bileylemeye başlamıştır.

KirklarelideBulgarTopcusuTablo böyleyken, kendilerini gizlemek ve Osmanlı’nın savaşı kazanabileceği endişesinden hareketle tutum belirleyen Rusya ve Avusturya, büyük devletler adına savaşta takınacakları tavrı deklere ederler. Buna göre; Balkanlar’da bir savaş olsa bile, savaş sonunda bir sınır değişikliğinin kabul edilemeyeceğini, statükonun eskisi süreceğini açıklarlar.

Öyle mi olacaktır ? Bunu savaşın kaderi değişirken göreceğiz ve Avrupalılar’ın bugünlere değin taşıdığı bu tavra hiç şaşırmayacağız !

Savaş Başlıyor…

8 Ekim 1912 günü Karadağ maslahatgüzarı Hariciye Nazırı Gabriel Noradukyan Efendi’ye savaşın başladığının notasını verir. Onu 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan’ın, 19 Ekim 1912’de Yunanistan’ın savaş ilanı izler.

Savaş başladığında askeri üstünlükler açısından da olaya bakmak gerekir. Bulgaristan 350 bin, Yunanistan 110 bin, Sırplar 230 bin, Karadağlılar ise sadece 35 bin kişi civarındadır. Alman marka Krupp silahlarıyla donatılmış Balkan İttifakı’nın keşif ve propaganda maksadıyla yararlılık gösterecek uçakları ve Yunanistan elinde bir de donanma gücü olduğundan da söz etmek gerekir.

Balkan Savaşları öncesi Sofya MitingiOsmanlı Ordusu’nun başkumandanı olarak Sultan Mehmet Reşad görünmekte, onun adına başkumandan vekilliğini Nazım Paşa yürütmektedir. Trakya’da konuşlanan Doğu Ordusu ve Balkanlar’da konuşlanan Batı Ordusu olarak ikiye bölünmüş ordumuzun savaşın ilk günlerindeki konuşlanması ise şu şekilde gerçekleşmiştir :

Doğu Ordusu ( Trakya ) Abdullah Paşa kumandasında 4 kolorduya sahiptir. Kolordular genellikle Edirne-Kırklareli hattında konuşlanmıştır ve başlarında Ömer Yaver, Şevket Turgut, Mahmud Muhtar ve Abuk Ahmet Paşalar bulunmaktadır. Edirne Garnizonu ise Mehmed Şükrü Paşa’ya emanettir.

Batı Ordusu ( Balkanlar ) Ali Rıza Paşa komutasındadır. Bu cephenin İştip-Üsküp, Alasonya, Yanya ve İşkodra bölgelerinde görev yapan paşaları ise Tahsin Paşa, Esat Paşa, Hasan Rıza Paşa’lardır.

Yanya ve İşkodra’nın direnişi ile ruh bulmaya çalışan Balkan cephesinde yaşananları tarih kitaplarının rehberliğine bırakalım ve dilerseniz biz Edirne Müdafası’nın ruh üflediği Trakya ( Doğu ) cephesinde yaşananlara göz atalım.


Balkan Savaşları’nda Trakya…

Osmanlı’da seferberlik 1 Ekim 1912 tarihinde ilan edilmiş, savaş hazırlıklarının eldeki imkanlar ölçüsünde tamamlanması istenmiştir. Örneğin; Edirne’nin 50 gün müdafa edilecek nisbette hazırlıklarını tamamlaması emredilmiştir.

10 Ekim günü, eski Koçana Örfi İdare ( Sıkıyönetim ) Mahkemesi Başkanı, Topçu Feriği Mehmed Şükrü Paşa’ya Edirne Müdafası görevi tebliğ edilmiş; Mehmed Şükrü Paşa 12 Ekim’de şehre gelerek görevi teslim almıştır.

Kırklareli'de Alman Malı Bulgar Topları 29 Tabya’da, bir kısmı hareketsiz 460 top ile savaşı beklemeye başlayan Edirne’ye 9 Ekim 1912 tarihinde demiryolu ile bir adet keşif uçağı gönderilmesi amaçlanmışsa da, yolun güvenli olmayışı sebebiyle bu gerçekleştirilememiştir. Edirne’de bulunan bir hava balonu ise yeterli helyum gazı bulunamaması sebebiyle hiç kullanılamayacaktır.

Bulgar II. ordusunu kumanda eden General Ivanov ve beraberindeki askerlerin Trakya’ya doğru yürüyüşleri 18 Ekim 1912’de gece yarısı başlar. Mustafapaşa yönünden başlayan bu yürüyüş, önüne Bulgar askerlerinden kaçan muhacir kafilelerini katar. Edirne önlerine Bulgar askerlerinden önce muhacir kafileleri ulaşır. Bu durum şehrin nüfusunu artırırken, bir takım olumsuzlukları da beraberinde getirecektir. Halkın güvenliği ile birlikte, iaşenin bölünecek olması bu sorunların en göze gelenleridir.

Öncü birliklerin ardından 20 Ekim 1912’de Bulgar ordusu özellikle Edirne’nin doğusuna kanadına yerleşmeye başlar. 22 Ekim 1912 tarihinde bizzat Şükrü Paşa tarafından verilen emirle düşmana taaruz başlatılır. Burada taaruzdan kasıt, tabyalardan düşman hatlarına yapılan topçu atışlarından ibarettir. Bu durum Trakya cephesinde savaşın başlaması manasına gelmektedir.

BulgarTopcusuEdirne'deEdirne’de hava böyleyken, Doğu Ordusu komutanı Abdullah Paşa’nın karargahı Lüleburgaz’a bağlı Kırıkköy ( Kırıkmusa ) civarına kurulmuştur. Bulgar ordusunu Edirne yönünden beklemeye başlayan ve Kırklareli civarını korumakla görevli Mahmut Muhtar Paşa ise 3. Kolorduyu yönetmekle ileri hatlarda görevlendirilmiştir.

Bulgar askerleri Edirne’nin doğusunu kuşatırken Dolhan, Yoğuntaş, Bedre ( Kayalı ) yönünde Bulgar askerlerinin görülmeye başlanması, Kırklareli’yi savunanların gözünü Edirne yönüne çevirir. Gelgelelim General Dimitrev komutasındaki Bulgar III. ordusu bu yönden değil; Malkoçlar, Topçular, Devletliağaç, Kofçaz yönünden Istrancaları aşarak şehre doğru ilerlemeye başlayacaktır. Tarih 21 Ekim’i göstermektedir.

Kırklareli Ricatı…

22 Ekim günü Kırklareli cephesinde düşmanla ilk karşılaşma Yoğuntaş-Kayalı kesiminde 22 Ekim 1912 tarihinde olur. Bu birbirinin gücünü tartma şeklinde gerçekleşecek, çok da önemli olmayan bir çarpışmadır. Buradaki çarpışmaları Kırklareli’deki Mahmut Muhtar Paşa komutasındaki III. Kolordu’da görevli Aziz Paşa yönetmektedir.

BozgunaUğramışOsmanlıErleri22 Ekim’i 23 Ekim’e bağlayan gece ise ( Bazı kaynaklar bu tarihi 23 Ekim’i 24’üne bağlayan gece olarak da yazar…) tam bir “Bozgun Gecesi” olur. Daha yeni başlayan bir savaşın tüm gidişatı bir gecede alt üst olacaktır.

Aziz Paşa komutasında düşmanı bekleyen ve Kırklareli’nin kuzeyinde çarpışan birlikler “gece taaruzu” emri alırlar. Emri veren Aziz Paşa’dır. Eğitim eksikleri ortadayken, askere hiç alışık olmadıkları bu emrin verilmesi sonun başlangıcı olur.

Ağır kış koşulları altında, yağmurdan balçıklaşmış Istrancalar’ın yarı ormanlık arazisinde, zifiri karanlığa aniden bastıran sis de eklenince, o talihsiz gecenin kaderi çizilir. Gecenin karanlığında taaruza girişen askerlerin düşmanı değil de arazide sağa sola dağılmış kendi arkadaşlarını vurduğu o gece anlaşılamaz bile. İnece yönünden geri çekilen birlikler de kargaşanın yaşandığı bu yöne gelmeye başlayınca, olay vehamet boyutlarına ulaşır.

Önü alınamayacak bir şekilde geri çekilen birliklere, Bulgar zulmünden korkarak şehri terk etmeye başlayan halk da katılır. Ertesi gün Kırklareli’yi savunacak neredeyse kimseler kalmamıştır. Köyler bir anda boşalmış, Rumeli insanın o makus yolculuğunu simgeleyen göç kafileleri, Trakya’nın çamura bulanmış yollarına düşmüşlerdir bile. Bulgar askerleri ise ne olduğunu tam anlayamadan, o elim gecenin hemen ertesi günü, tabiri caizse elini kolunu sallayarak hayalete dönmüş Kırklareli sokaklarına girmeye başlayacaklardır.

Çocuğuyla göç eden bir kadınSakız gibi sünmüş, dize kadar çamur tarlalarını aşarak Trakya’nın içlerine çekilen asker ve halk, bu geri çekilişte bile darmadağın hareket etmektedir. Kimisi Pınarhisar-Vize üzerinden bulabildikleri yollardan kaçmaya çalışırken, kimisi Babaeski, kimisi Lüleburgaz yönüne doğru uzaklaşmaktadır.

Bunu yaparken askeri malzemelerin pek çoğu geride bırakılmakta, halk denklerine sığdırabildikleri kadarıyla yollara düşmektedir. Yol boyunca kaçışanların karşılaştıkları kişilere karşı; “Bulgarlar geliyor !” nidaları moralleri bozmakta, kaçışanlara yeni kafilelerin eklenmesine sebep olmaktadır.

Gurur kıran bu bozgunun ağırlığını taşımak istemeyenlerin icat ettiği bir kelime olsa gerek; “ricat”. Sözüm ona, geri çekiliş…

Bu ricatta askerler bir yana, Kırklareli ve civarından 25-30 bin kişinin muhacir olarak daha güvenli olan İstanbul’a, hatta Anadolu’ya doğru göç ettiği düşünülmektedir. Bazıları savaş sonrası yurt belledikleri Trakya köylerine geri dönerler. Bazıları ise gittikleri yerlerde yeni bir hayata başlayacaklardır.

Ekim sonunda Kırklareli tümden işgal edilmiş, Osmanlı ile Bulgar ordularının yeni cephesi Lüleburgaz-Pınarhisar arasındaki dere yataklarının çizdiği hatlarda oluşmaya başlamıştır.

Taş Tabya’da “bir küçücük uşak”; Hasan Oğlu ETHEM…

Kırklareli’nin derin hafızası, araştırmacı yazar Nazif KARAÇAM, “Efsaneden Gerçeğe Kırklareli” adlı eserinde Balkan Savaşları’nın ilk günlerinde Taş Tabya’da yaşanan bir olaya dikkatlerimizi çeker.

Kırklareli’nin savunulmasında Taş Tabya büyük rol oynamıştır. Tabyadan yapılan atışlarda Bulgar askerlerine büyük zaiyat verilir. Tabya düşmezden evel sağ kalan dört asker, 250 kişilik bir Bulgar bölüğünü üç-dört saat süreyle oyalarlar. Diğer üç asker de şehit olunca, sağ kalan o bir tanesi (!) Bulgar askerlerini bir müddet daha oyalamayı başarır. Ta ki, son kurşununu sıkana kadar… Cephanesi bitip kendini savunamaz hale geldiğinde, bir Bulgar kurşunu boğazını deler, diğeriyse sağ elini parçalayacaktır.

Bulgar kumandanı kendilerini saatlerce oyalayan bu askeri tanımak için yanına gelir. Bulgar kumandanın şaşkınlığı bu askeri görünce bir kat daha artar. Künyesinde 1309 ( 1892 ) yazan bu asker, henüz yirmisinde “Bir küçücük uşak” tır. Niğdeli Hasan Oğlu ETHEM..

Kırklareli Yayla Mahallesi'nde Bulgar Askerleri

Bulgar kumandanı su isteyip istemediğini sorar. Ölüm uykusuna yatmaya hazırlanan Ethem, yarı baygın kim olduklarını sorar. “Bulgar askeriyiz.” yanıtını alınca “Düşman elinden su içmem.” der, gözlerini yumar.

Kime sorsanız; bu hain savaşta yitip gitmiş onca gözüpek askerden biridir, Hasan Oğlu ETHEM. Kimdir ? Kimin nesidir ? Kimi kimsesi kalmış mıdır ardında ? Yanmışsa, bir yerlerde oğlunun yolunu gözleyen bir ananın köz olmuş yüreği yanmıştır…

Kırklareli Taş Tabya

O vakit bunlar bir anlam ifade etmese de Kırklareli Ortaokulu Türkçe Öğretmeni Hüseyin Bey’in bu olaydan neredeyse 30 yıl sonrasına dair naklettiği bir anısı ilikleri donduracak değerdedir.

Orta Anadolu’da folklör araştırmaları yapan Hüseyin Bey’in yolu 1944 yılında Niğde’ye düşer. Daha önceden tanıdığı kunduracı Hasan’ın dul eşi Şöhret Yıldız Hanım’dan dinlediği bir ağıt, seneler öncesinden dağlanmış bir yüreğin acısını seslendirmektedir.

“Bir mektup salsaydım Kırkkilise önüne / Varsa değse Ethem’imin eline,

Ayrılığın sancısını bilseydim / Sarılırdım zülüflerin teline.

Azrail geldi kapımıza dikildi, Nice yiğit şehit oldu döküldü,

Garip anaların boynu büküldü / Ethem’imin şanı geldi toprağına, İl’ine…”

Lüleburgaz-Pınarhisar Savaşları’ndan Çatalca’ya…

Sakızköy Lüleburgaz hattınca cephe savaşıKırklareli’nin kaybedilmesinden sonra ordu yeni cephe hattını Lüleburgaz’a çeker. Lüleburgaz ile Pınarhisar arasında, dere yatakları ile bölünmüş fazla yüksek olmayan karşılıklı tepelerin çizdiği hatlardan oluşmaktadır bu cephe.

Lüleburgaz’dan Ertuğrul Köyü’ne doğru uzanan bir hat ile, Pınarhisar’a bağlı Poyralı deresininden Ertuğrul Köyü’ne doğru uzanan ikinci bir savunma hattı oluşturulur. Bu dere yatakları düşman tarafından geçildikçe, hat bir gerideki dere yatağının uzandığı vadinin ( Soğucak deresi ) iki yakasına taşınacaktır.

28 Ekim-2 Kasım arasında süren Lüleburgaz-Pınarhisar savaşları da tam bir hezimete dönüşür. Kırklareli ricatında olduğu gibi, savaşın kaderini belirleyen faktörlerin başında ağır iklim şartları ve Osmanlı askerlerinde oluşan kargaşa hali gelmektedir. Öyle ki, araziye gelişi güzel dağılan askerler bazen kendi birliklerini bile bulmakta zorlanmakta, sürekli geri çekilmek durumunda kalmaktadırlar.

Bulgarlar Çatalca önlerindeLüleburgaz-Pınarhisar savaşının kaybedilmesi ile, muhacir kafileleri ile birlikte geriye çekilen askerlerimizin bir kısmı Vize-Saray-Çerkezköy üzerinden; bir kısmı ise Karıştıran-Çorlu üzerinden Çatalca’ya değin, çoğu zaman yeni bir savunma hattı kuramadan ilerler.

Lüleburgaz istasyonunu ele geçiren Bulgar ordusu, kısa süre sonra neredeyse Çatalca’ya kadar olan tüm demiryolu ağını kontrolü altına alacaktır.

Bulgar askerlerinin Çatalca önlerine varmaları, savaşın başlamasından sonra bir ayı bile bulmayacak; her ne kadar İstanbul’u alma hayalleriyle tutuşsalar da buradan daha ileriye de geçemeyeceklerdir.

Gelgelelim Kırklareli ve Lüleburgaz-Pınarhisar Savaşları’nın kaybedilmesi, olayı hafifletmek için “başarılı bir ricat” olarak görülse de, Sadrazam Ahmet Muhtar Paşa’nın istifasına engel olamayacak, yerine Mehmed Kamil Paşa geçecektir.

Ricat eden Osmanlı askerleri


Şanlı Edirne Müdafası…

Trakya’nın diğer kesimleri Çatalca’ya kadar düşerken, Edirne hemen her yönden kuşatılmış, demiryolu ağı tehlikeye girmiştir. Birbirinin gücünü tartan çarpışmaların şiddeti çeşitli tabyalarda gücünü iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Örneğin; 29 Ekim çarpışmalarında her iki taraftan da önemli kayıplar verilmiştir. Türk tarafı için ümitleri artırıcı bir gelişme yaşanmış, keşif yapan bir Bulgar uçağı düşürülmüştür.

Savaşta kullanılan Bulgar uçaklarıBulgar uçaklarının Edirne muhasarasında oynadığı rol büyüktür. Çeşitli tarihlerde şehrin üzerinde görülen uçaklar keşif amaçlı olduğu kadar propaganda amaçlı da kullanılmışlardır. Bu propaganda için uçaktan atılan bildirilerde, halk ile yöneticilerin arası açılmak istenmiş, bu savaşın müsebbibi olarak savaş isteyen Osmanlı padişahı olduğu, Bulgarlar’ın halk ile hiçbir zoru olmadığı sürekli vurgulanmıştır.

Şükrü Paşa’nın elinde ise helyum gazı temin edilemediği için uçurulamayan, bu sebeple de keşif yapılmasını imkansız kılan bir balon bulunmaktadır.

Balkanlar bölgesinde başarıya ulaştığı için Trakya cephesine sevkedilen bazı Sırp birlikleri, Kasım 1912 boyunca ara ara Edirne’deki Bulgar birliklerine katılmaya başlarlar. Bu yaklaşık 47 bin asker ile beraberindeki 72 topun daha Edirne’yi kuşatması demektir.

Kasım ayının 20’si 1912 yılının Kurban bayramına rastgelmektedir. Bu durumun askerde rehavet yaratacağından endişe eden Şükrü Paşa, Edirne müftüsünden fetva isteyerek askerlerin bayram namazından muaf olmalarını rica etmiştir. Kuşatma altındaki şehrin akibeti için, Edirne müftüsü bu isteğe olumlu yanıt vermiştir.

Edirne MevzileriÖyle de olur. Aşağıda bahsedeceğimiz üzere 2 Aralık’ta ilan edilecek ateşkese kadar geçecek 11 gün boyunca Edirne Bulgar toplarıyla görülmedik şekilde dövülür. Şehre düşen bine yakın top Selimiye Camii yakınlarına değin ulaşarak, can ve mal kayıplarına sebep olur.

Bu arada Bulgar ordusunun Çatalca’ya dayanması Kamil Paşa Hükümeti’ni endişelendirecek, 12 Kasım günü Bulgar Çarı Ferdinand’a bir ateşkes teklifini değerlendirmesi yönünde bir telgraf çekecektir. Durumu bir süre savsaklayan Bulgar Çarı Ferdinand, Çatalca ve Edirne önlerinde karşılaştığı mukavemeti düşünerek ateşkes şartlarını Osmanlı’ya bildirecektir.

2 Aralık 1912 ile 1 Şubat 1913 arasındaki mütareke dönemi Edirne’nin yaralarını sarması için bir nefes alması ümidini doğuracaktır. Ama bu ümit hedefine ulaşacak mıdır, o an bunu kimse bilemeyecektir.

Barış Görüşmeleri…

Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Nâzım Paşa, Ticaret ve Ziraat Nazırı Mustafa Reşid Paşa ve Kurmay Albay Ali Rıza Bey’den oluşan Osmanlı tarafı, Sırp ve Karadağlılar adına karar verme yetkisine sahip Bulgar tarafı ile Londra’da barış görüşmeleri yapılmasına karar verir.

Ateşkes Edirne Garnizonu’na 1 Ekim gecesi ulaştırılır. Ertesi gün Bulgar tarafı ile Türk tarafının elçileri vasıtası ile Edirne civarındaki duruma dair ateşkes şartlarını görüşmeleri emredilir. Bu görüşmeler Papazçeşme denilen mevkide gerçekleştirilerek, bazı etik kurallar iki taraf için de kabul edilecektir.

Edirne DüşüyorBarış görüşmeleri İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward GRAY başkanlığında Londra’da başlar. Kendi cephelerindeki savaşı bitirememiş olan Yunanistan masada olmasa da, Avrupa’nın büyük devletleri masada gözlemci olarak sahne almayı bilmişlerdir. Türk ve Bulgar tarafları haricinde masada İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya ve pek tabi ki Rusya vardır.

16 Aralık’tan itibaren 6 Ocak’a kadar süren görüşmeler Balkan devletlerinin aşırı istekleri sebebiyle sürekli tıkanmaktadır. Bu tıkanmanın merkezinde ise Edirne yer almaktadır.

Çünkü Edirne savaşın başından beri ele geçirilememiş olmasına rağmen, Midye ( Kıyıköy ) ile Enez hattının kuzeyinde kalan topraklarla birlikte Bulgarlar’a bırakılması istenmektedir. Bu istek Osmanlı tarafından kabul edilmediği gibi, Edirne’nin Sedd-i İslam olarak algılanması sebebiyle Hindistan, Mısır, Bağdat gibi değişik İslam coğrafyalarından “asla verilmemesi” yönünde destekler gelmektedir.

Bab-ı Ali Baskını ve Edirne’nin Teslim Olması…

Barış görüşmeleri ilerleyemese de, halkın basın yoluyla doğru bilgi almasının önüne geçilmiştir. Sakin geçen bu mütareke döneminde Edirne’nin ihtiyaçlarının karşılanması yönünde talepler Şükrü Paşa ve kentin ileri gelenlerince İstanbul’a defalarca iletilir. Fakat basın halkı yanlış yönlendirerek, “Savaşın gidişatında endişe edecek bir şey olmadığını, Edirne’nin hiçbir ihtiyacı olmadığı…” haberlerini pompalamaktadır. Oysa durum hiç de öyle değildir…

Edirne'de Düşen TabyalarMütareke şartları gereği tek taraflı olarak Edirne’nin içinden geçerek Trakya içlerine giden trenler Bulgar askerlerine ikmal sağlarken, Türk tarafına trenlerin gelmesine müsaade edilmemiştir. İhtiyaçları iyice artan Edirne’de kıtlık baş göstermiş, olan ürünler karaborsaya düşmüştür. İşte ekmek yapabilmek için sap samanın dövülerek un edildiği, süpürge tohumu, kuş yemi, kepek gibi ürünlerden ekmek yapılmaya başlandığı günler başlamıştır. Edirne’nin umutla beklediği yardımlar bir türlü gelmeyecektir. Edirne ihtiyaçlarının aciliyetiyle İstanbul’dan ümitli haberler beklerken, Bab-ı Ali umulmadık bir olaya gebedir…

İttihatçılar içinde Enver ve Talat Bey’lerin başını çektiği bir gurup Kamil Paşa Hükümeti’nin barış görüşmeleri sonunda Edirne’yi Bulgarlar’a vereceği yaygarasını körükleyerek, 23 Ocak 1913 günü Bab-ı Ali’yi silah zoruyla basarak hükümeti devirirler. Hükümetin düşmesi barış görüşmelerinin de bitmesi demektir…

1 Şubat’tan 26 Mart’a kadar sürecek savaş çanları yine Edirne için çalmaktadır.

Mütareke döneminden sonraki savaşın bu ikinci bölümünde Bulgar askeri taktik değişikliklere giderler. Uçaklardan attığı bildirilerde Şükrü Paşa’nın Edirneliler’i beraberinde felakete sürüklediği, savaşı bitirmek istemediğini fikrini halka yaymaktadır. Bu propaganda bir anlamda başarıya da ulaşır. Edirneli bazı kadınlar ve çocuklar 13 Mart günü Hıdırlık tabyalarının önüne kadar gelerek, Edirne’de yaşadıkları yokluk ve yoksunluğu protesto edeceklerdir. Bu ne kadar cılız bir protesto olsa da askerin moralini zaman zaman olumsuz etkileyecektir.

Lüleburgaz Tren İstasyonu Bulgar askerlerinin elindeÖte yandan Edirne sürekli top atışına maruz kalmaya devam eder. Bulgar askerleri sadece tabyaları ve Türk mahallelerini değil, bu defa kentteki Rum, Bulgar, Ermeni ve Yahudilerin oturduğu mahalleleri de vurmaktadır. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya baskıyı artıracağını planlamaktadır.

8 Şubat 1913 tarihinde Şarköy yönünden çıkartma yapılarak hem Edirne’ye takviye yapılması, hem de Çatalca yönündeki Bulgar askerlerinin arkadan kuşatılması planlansa da, bu gerçekleştirilememiştir. 21 Şubat tarihinde Edirne’ye inen işaretsiz bir uçak, yardım geldiği yönünde kısa süreli bir ümit yaratmış, ama bunun yanlışlıkla Edirne’ye inen bir Bulgar uçağı olduğu anlaşılınca o umutlar bir anda yeis duygusuna dönüşmüştür. Uçağı kullanabilecek Türk asker olmadığı için, uçak sökülerek depolara kaldırılmıştır.

İşte yine bu günlerde Bolayır’da bulunan ve çok değil iki yıl sonra bu topraklarda destan yazacak olan Mustafa KEMAL Paşa, yol arkadaşı olan Fethi Bey (Okyar) ile kaleme aldığı önerisini Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya ulaştırır. Henüz Bulgar işgalcileri görmemiş olan bu bölgeden kuzeye hareketle Edirne’nin ihtiyacı yardımın ulaştırılabileceği vurgulanan bu uyarı mektubu, ne yazık ki dikkate alınmamıştır.

Şehrin içinde bulunduğu zor koşulları zaman zaman Edirne’ye ileten Şükrü Paşa’nın yakınmaları karşısında, Osmanlı Hükümeti’nin Edirne’yi teslim etme yönünde fikirleri pekişmektdir. Yakın tarihlerde Yanya’nın da kaybedilmesi bu fikri körükler.

Buna karşılık Şükrü Paşa’ya şanlı bir barış izlenimi yaratabilmek için Nisan sonuna kadar direnmesi emredilmiştir. Oysa İstanbul gazetelerinin yazdığının aksine, Edirne’nin ancak birkaç gün direnecek erzağı vardır.

Şükrü Paşa teslim oluyorMart ortalarından itibaren İstanbul’dan gelen emirler düşmana geçmesi muhtemel olan cephane, erzak, tabya ve balonun imha edilmesi yönündedir. Bu durum Osmanlı’nın Edirne’yi gözden çıkardığı hissini körüklemektedir. Yine de 25 Mart gecesi Bulgar taaruzuna mukavemet etmeye çalışılır. Bu asil bir direniş için son bir hamle olacaktır.

26 Mart 1913 sabahı Edirne’nin doğu hatları düşerken, Şükrü Paşa ateşkes şartları için Bulgar tarafına elçiler gönderir. Teslim olacağını ve şartları bildirir.

Gün daha öğlen olmadan ilk Bulgar-Sırp birlikleri Hıristiyan halkların alkışları içinde şehre girmeye başlarlar. Vakit öğlen olduğunda ise Karaağaç düşman çizmeleri altındadır. Aynı saatlerde Şükrü Paşa Bulgar kumandanına teslim olmaktadır.

Ertesi gün, 27 Mart 1913 tarihinde Bulgar Çarı Ferdinand şehirdeki azınlıkların alkışları eşliğinde Edirne’ye girer. Edirne Müdafaası ile düşmanını bile kendine hayran bırakan Şükrü Paşa ile tanışırken;

“Bir yanlışlık olmuş. Teslim anında kılıcınızı da vermişsiniz. Şeref dolu bir savaş sayfasına imzanızı attınız. Kılıcınızı lütfen kabul buyurunuz. Sizi ağırladığım ve sizin gibi inanılmaz bir savunmayı gerçekleştiren askerle dövüştüğüm ve şimdi de beraber olduğum için gurur duyuyorum” diyerek paşanın kılıcını bizzat elleriyle teslim eder.

Bu kılıç teslim olayının gerçek olmadığı yönünde rivayetler vardır. Bazı araştırmacılar ise bu töreni temsil eden fotoğrafın propaganda amaçlı ilk fotoğraf kurgularından biri olduğunu ileri sürerek, farklı yerlerde çekilen fotoğrafların aynı karede gösterilerek, sanki Mehmed Şükrü Paşa Ferdinand’ın önünde ezik bir şekilde kılıcı teslim alırken kurgulandığını ileri sürerler. Bunu da fotoğrafların asıllarıyla delillendirirler.

Bulgar Askerleri Edirne'de

Şükrü Paşa ve kurmay heyeti 29 Mart 1913’de bir trenle Filibe üzerinden, tutsaklık günlerini sürdüreceği Sofya’ya gönderilir. Edirne’de savaş başlamazdan evvel mevcudu 53 bin civarı olan askerden 28 bin kişi, Sarayiçi mevkiindeki adacıkalarda, tüm insani şartlardan yoksun bırakılarak esir edilir. 14 bin civarı azınlık askeri ( Rum, Bulgar, Ermeni, Yahudi…) ise salıverilecektir.

8 Mayıs 1913 tarihinde başlayan barış görüşmeleri 30 Mayıs’ta Londra’da imzalanan anlaşmayla nihayetlenir. Bu I.Balkan Savaşları’nın sonu olduğu kadar, ağır şartlarıyla Osmanlı için de tam bir yıkım demektir. Midye–Enez hattının kuzeyinde kalan tüm topraklar Osmanlı’dan alınmıştır. Bu Kırklareli ve Edirne’nin Bulgaristan’a dahil olması demekti…

Arnavutluk bağımsızlığını ilan ederken Balkanlardaki Sırbistan ile de sınırımız kalmamış, topraklarını devasa büyüten Bulgaristan Kavala-Dedeağaç üzerinden Ege’ye açılmıştır.


Bulgar Mezalimi…

Çatalca yakınlarındaki yıkılmış köylerBu bozgun günlerinden hafızalara, dilden dile günümüze değin aktarılan; “Bulgar mezalimi” kazınacaktır.

Trakya’nın her köşesindeki köyler, Müslümanlara ait kutsallar ( camiler, mezarlıklar vb…) yakılır yıkılır, harap hale getirilir. Halkın canı ve malının hiçbir güvencesi kalmaz. Çoluk çocuk, kadın kız gözetilmeksizin kıyımlar, tecavüzler birbirini izler. Ölenler nehirlere, su kuyularına atılmaktadır.

Bulgar mezalimine dair bilgileri sağduyu ile yazan gözlemcilerin ve gazetecilerin haberleri Avrupa ve İstanbul basında geniş yer bulur. Nisan 1913 tarihli L’illustration gazetesi şöyle yazmaktadır :

“Bulgar askerlerinin kin ve ihtirasına hedef olan Türk evleri, cehennemi gölgede bırakan bir faciayı yaşadılar. Yağma edildiler. Türk evlerinin kafes arkasında korku ile bekleşen kadınların gölgelerini sezen askerler, tekme ve dipçik darbeleriyle içeriye saldırdılar. Ellerine ne geçerse aldılar. Mücevher, halı, elbise, ayna ve her şey… Taşınabilecek ve çalınacak bir şey kalmayınca kadınlara ve küçük kızlara tasallut başladı. Edirne baştanbaşa bir feryat şehri olmuştu…

Yağma edilen evlerin kapılarında birdenbire tebeşirle çizilmiş haç işaretleri belirmişti. Sonradan anlaşıldı ki, bu işaretler yağma edilen evde alınacak mal, ırzına geçilecek genç kadın kalmadığını, yeni gelenlere haber veriyordu… Her tarafta açlık başlamıştı. Selimiye’nin kapısında ve Konak Meydanı’nda Bulgar ordusu ekmek dağıtıyordu. Ancak “dağıtmayı” sadece kelime olarak kullanmak daha doğru olacaktı. Feracelerin altında ağlayan çocuklarını susturmayı bile unutan kadınlar, ekmek verilen arabaların kapısında hakaretin her türlüsüne şahit oluyorlardı. Ertesi gün bunun neticesi görüldü. Aylardır sadece süpürge tohumu yemiş olan bu gururlu insanlar, Bulgarların dağıttıkları ekmekleri almaya gitmediler bile, malzeme ellerinde kalmıştı. Askerî yenilgi, gururun zafer kazanmasını önleyememişti”

Edirne’nin düşüşüne tümüyle tanık olan Gustave Cirilli Trakya’da gördüklerini gördüklerini şöyle kaleme alıyordu.

“… Hadımköy Urla arasında, Çatalca, Sinekli, Çerkezköy, Lüleburgaz’dan geçerken ve büyük katliama sahne olmuş bu meşhur istasyonların çevresine bakarken dumanlı harabelerden, yakılmış evlerden, kanlı, delik deşik ve üstlerinden kadın saçları sarkan duvarlardan başka bir şey görünmüyordu…”

O günlerin tanığı olan en tanıdık isim, bugün bile Türk aşığı olarak tanıdığımız Fransız asıllı gazeteci Pierre LOTİ olacaktır.

Pierre Loti'nin savaş günlüklerindenPierre LOTİ Edirne’ye yolculuğunda yollarda sağda solda gördüğü insan cesetlerinden başka kimsecikleri görmediğinden, Havsa’ya vardıklarında su kuyularından insan cesetlerini çıkartmaya çalışan korkmuş birkaç kişiye rasladığından bahseder. İzlenimlerini birçok defalar batı basınında paylaşır.

İstanbul basınında da İkdam, Sabah gazeteleri “Bulgar Mezalimi”ni ele alan acı hatıraları bizzat tanıklarının dilinden okuyucuya aktararak milli hisleri kamçılamaktadır.

Avrupa ve Rus basınına demeç veren gazeteciler, askeri ve sivil gözlemciler de benzer manzaraları sadece Trakya’ya dair değil tüm Balkanlar panaromasından duyurmaktadır. Öte yandan Balkan İttifakı askerlerinin, özellikle de Bulgar askerlerin kaleme aldığı kendilerine “şan” saydığı hatıratlarında yazılanlar, aslında utanç duymaları gereken bir vahşetin kabulünden başka bir şey değildir.

Bu mezalimden payına Edirne’de yaşayan azınlıklardan Rumlar da nasibini almıştır. II. Balkan Savaşları’nın başlamasına sebep olarak Yunanistan’ı gören Bulgar askerleri, Edirne’den çekilirken intikam için bazı Rumlar’ı öldürerek Meriç nehrine atmışlardır.

Meriçte katledinlen masumlar

Trakya’nın geri alınışının ilhamı; Edirne…

Çatalca yakınlarında Bulgar mezalimiKısa süre sonra Bulgaristan’ın savaş sonrası çok geniş topraklara sahip olması ve bunu ittifak yaptığı devletlerle bölüşmek istememesi birbirlerine düşmesine sebep olur. Bu defa Bulgaristan’ın karşısında Sırplar ve Rumlar yer alacaktır.

Yunanlıların Dedeağaç’ı Bulgarlardan geri alması, Edirne üzerine yürüyebileceği, Edirne’nin yeniden el değiştirebileceği endişesini doğurmuştur. Bulgarların diğer cephelere asker kaydırmış olmaları Edirne’deki üstünlüklerini tartışılır kılmıştır. Bunun üzerine Osmanlı hükümeti Midye-Enez sınırını hiçe sayarak Edirne üzerine yürüme kararı alır. Üstelik bu defa Londra Antlaşması’na uyması yönünde sürekli uyarılar yapan batılı devletlere aldırış etmeden.

Çünkü Osmanlı egemenliğindeki İslam dünyasında Edirne, İslam’ın Avrupa’daki sınırı olarak algılanmakta, orada yaşanan mezalim yurdun her köşesindeki Müslümanların yüreğini sızlatmaktadır. Bu zamanlarda çeşitli İslam coğrafyalarından kalbi hislerle halktan toplanan yardımlar “Balkan Savaşı mağdurlarına ve yetimlerine harcanmak üzere…” Osmanlı hükümetlerine gönderilmektedir.

Çatalca yakınlarında yıkılmış köylerI. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesinde boynunu son eğen Edirne, II. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı hükümetinin üzerindeki ölü toprağından silkelenmesinin de ilhamı olmuştur.

Osmanlı’nın da üzerine gelmesinden çekinen Bulgarlar, 19 Temmuz 1913’ten itibaren Edirne’yi “geldikleri gibi” boşaltmaya başlarlar. 21 Temmuz’da Vize ve Lüleburgaz, 22 Temmuz’da ise Kırklareli geri alınacaktır. 23 Temmuz’da Edirne’nin geri alınması ise Enver Paşa’ya nasip olacaktır.

Büyük devletlerin Londra Antlaşması’na uyulmasını isteyen notaları, aynı dille geri çevrilir. Takip eden aylarda balkan Devletleri ile ayrı ayrı tarihlerde yapılan antlaşmalarla Edirne Türk toprağı kalmak kaydıyla, hemen hemen bugünkü sınırlarımız da çizilmiş olur. Trakya yerleşimlerindeki Bulgar azınlıkların, Bulgaristan topraklarında kalan Müslüman ailelerle karşılıklı mübadele etmesi yönünde başka tedbirler de bu süreçte alınacaktır.

Yiğit toprağına düşer…

Ne acıdır ki, Bulgaristan da bile rahatça dolaşmasına müsaade edilen Edirne’nin büyük müdafii Şükrü Paşa’ya kendi ülkesinde reva görülecek olanlar yürek acıtıcıdır. Esaretin bitmesinin ardından Şükrü Paşa trenle yurda gönderilir. Edirne’nin şanlı müdafiinin İstanbul’da yataracağı heyecan ve infialden çekinen Osmanlı hükümeti, onun olabildiğince gizlice getirilmesine karar verir. Öyle ki, camları kapalı bir trenle Sirkeci’ye kadar getirilen Şükrü Paşa, kendisine refaket edenler tarafından “Paşa, Edirne’yi teslim ettiğin için halk seni parçalar. Seni gizlice evine götüreceğiz.” deme gafletinde bile bulunacaktır. Sirkeci Garı’nda trenden gizlice indirilen Şükrü Paşa, yine perdeleri çekilmiş bir faytonla Şişli’deki evine götürülür. Emekli edilir, askerlikle ilişkisi koparılır. Muhtemelen yaşadıklarını kaleme aldığı yazdıkları, tuhaf bir şekilde kütüphanesinde çıkan bir yangınla kül olup gider.

Edirne’de yakalandığı siyatik rahatsızlığı azmış olan paşa, Bursa’da gittiği kaplıca seyahatlerinden birinde hayata gözlerini yumar. Tarih 5 Haziran 1916’yı göstermektedir. Merkez Efendi Mezarlığı’nda onu ebedi yolculuğuna uğurlayanlar arasında, Sultan V.Mehmet Reşad ile I.Dünya Savaşı’ndaki müttefiklerimiz Almanya, Avusturya, Bulgaristan kıtalarının temsilcileri ile kalabalık bir halk vardır.

Edirne 54. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı tarafından yaptırılan Şükrü Paşa Anıtı ve Balkan Savaşları Müzesi;

“1912 – 1913 Balkan Savaşı esnasında Edirne Müstahkem Mevkii Komutanı olarak toprağını namus bilip korumak maksadıyla üstün bir komuta ve yönetim gösterip, istenildiğinden çok daha uzun bir süre düşmana mukavemet gösteren Mehmet Şükrü Paşa’nın anısını yaşatmak ve gelecek nesillere ilham kaynağı olmasını sağlamak …” maksadıyla 27 Temmuz 1998’de Kıyık Tabyaları’nda açılır.

Anıt açılmadan sadece üç gün öncesinde, Şükrü Paşa’nın naaşı Merkez Efendi Mezarlığı’ndan alınarak bu anıt mezara nakledilecektir. Balkan Savaşları sırasında kaleme aldırdığı vasiyetinde belirttiği üzere; “Yiğit toprağına düşmüştür !” Şükrü Paşa Edirne’ye, Edirne Şükrü Paşa’sına kavuşmuştur artık…

“Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahale gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir.”


Son Mektup…

Onlar bir asır öncesinden kendisini hatırlatan isimsiz kahramanlar…

Her biri için anıtlar, abideler dikilse az gelir. Belki de onları bir asır sonra layıkıyla anmak ve onların uğruna candan geçtikleri kutsal emanete (!) layık olmak yapılabileceklerin en güzelidir.

Balkan Savaşları’nda bir askerin annesine mektubu ne kadar hazindir…

AskerMektubu

“Sevgili anneciğim,

Ebediyyen kaybolmuş bir evlad gibi, gönüllü olarak ikinci defa cepheye geldim. Fakat başım henüz omuzlarımın üzerindedir. Meydan savaşlarında şehid olan silah arkadaşlarımı düşündükçe pek mahzun oluyorum. Fırka ve alay ile beraber hareket ettiğimiz zaman tahminen en az iki yüz kişiden meydana gelen bölüğümüzün harbe girdikten sonra mevcudu ancak yirmi kişi kalabildi ? Saadet ve bedbahtlığım bu bir avuç askere bağlıdır. Niçin üzüleyim ? İnsan ancak elli altmış sene kadar yaşayabiliyor. Bu kadar kısa bir hayatı şimdi feda etmezsem belki bir daha bu güzel fırsatı bulamam.

Madem ki hepimiz öleceğiz; biraz erken veya biraz geç ölmekten ne çıkar ? Sağlam bir taş gibi hareketsiz kalmaktansa, mesrurane parçalanarak ezilmeyi tercih ederim. İster bir şarapnel parçası, ister bir süngü darbesi olsun. Her ne suretle olursa olsun, yalnız bir defa öleceğim.”

İsimsiz nice Balkan Savaşı Şehitleri’nin aziz hatırasına…

BalkanSavasindaOsmanliErleri

 

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail