ÇANAKKALE 1915

Son iki yüzyıldır sahip olduğu topraklarda sürekli gerileyen Osmanlı Devleti’nin makus talihinin döndüğü, henüz birkaç yıl öncesi Balkan Savaşları’nda yerle yeksan olan gururunun ayağa kaldırıldığı yerdir Çanakkale. Son iki yüzyıldır denizlerde yenilgi yüzü görmemiş, kibirden yere göğe sığmayan İngiliz donanması başta olmak üzere Çanakkale’ye saldıran diğer düşman gemilerinin gururunun, Nusrat‘ın döşediği mayınlarla yerle yeksan olduğu yerdir.

Düşmanını bile kendisine hayran bırakan, her biri ayrı bir kahraman Türk askerinin destanlar yazdığı Çanakkale, XX.yy’ın en büyük lideri Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün tarih sahnesine adını büyük harflerle yazdırdığı yerdir. Hal böyle olunca “Türkiye Cumhuriye’tinin Önsözü”dür Çanakkale. Hatta hatta; hiç bilmedikleri bu topraklara İngiltere’nin boyunduruğunda savaşmaya gelmiş Anzac‘lara millet olma, vatan kurma ilhamını üflemiş başka bir ruh ikliminin coğrafyasıdır.

Çanakkale Savaşları’nın 100. yılında tüm şehit ve gazilerimizi derin minnet duygularıyla anıyor; Çanakkale Savaşları’nın “Çanakkale Deniz Savaşları”nı konu edinen “Çanakkale 1915” isimli içeriğimizi siz değerli okuyucularımızla buluşturuyoruz. “Gelibolu 1915” isimli içeriğimizde “Çanakkale Kara Savaşları” ile ilgili bilgileri bulabilirsiniz.

ÇANAKKALE 1915

I. Dünya Savaşı’na Uzanan Süreçte Avrupa’daki Tablo

XX. Yüzyılın başlangıcından itibaren Avrupa’daki hava iyice ağırlaşmış ve karşılıklı münasebetler gerginleşmişti. Bunun sebebi ise Fransız ihtilalinin ortaya attığı yeni fikirler, anlayışlar; ayrıca da siyasi, sosyal ve ekonomik kurumlar ve bunların gelişmeleriydi. Özellikle İtalyan Birliği’nin kuruluşu ve bundan daha önemli olan Alman Milli Birlik ve İmparatorluğu’nun meydana çıkması Avrupa’daki dengeyi bozdu. Tüm bunlar I. Dünya Savaşı’na giden olayların başlangıcı oldu.

Bismarck’ın Alman İmparatorluğu’nu korumak için uyguladığı barış kombinezonları, sonuçları itibariyle, Avrupa’yı bloklaşmaya ve bloklar arasındaki rekabet ve silahlanma yarışına götürmüştür. Bu bloklaşmadan İngiltere, Fransa ve Rusya “Üçlü İtilaf”ı ve Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, “Üçlü İttifak”ı doğdu.

I. Dünya Savaşı başladıktan sonra İtalya ittifakı terk edince Almanya’nın isteği ve baskısı ile Osmanlı İmparatorluğu İtalya’nın yerini aldı.

Batı Avrupa devletlerinde ise, İngiltere de kadar devamlı anlaşmaları kabul etmedi, karar serbestliğini korumaya çalıştı. 1904’te Fransa ile imzaladığı Enterte Cordiole ile bu anlayışını bozdu. Bunlar, aralarına Rusya’yı da dahil ederek itilâf devletlerini meydana getirdiler.

Almanlar, Baltık-Bosfor-Basra ekseninde kuracakları bir kuşakla, Akdeniz ve Hint Okyanusu’na çıkmak istiyorlardı. Yani Osmanlı Devleti’ni; hayat sahası, Hint Denizi ve Asya’ya ulaştıran bir köprü olarak görüyorlardı.

Rusları sıcak iklimlere ve denizlere çıkaracak olan da Osmanlı Devleti idi. Rusya bu sebeple boğazlara resmen hakim olmak ve Doğu Anadolu’yu ele geçirerek İskenderun’a inmek istiyordu.

İngilizler, kuzey ve batıdan gelecek tehlikelere karşı boğazların korunması ve kapalı tutulmasını istiyordu. İngiltere Hint yolu ve Süveyş Kanalı’nın güvenliği bakımından da Filistin’e el atmak istiyordu. Fransızlar da İngiltere’nin yolunda idi. Ayrıca Suriye ve Anadolu’nun güneydoğusuna göz koymuşlardı.

Avrupa’da ufak bir kıvılcım savaşı başlatmaya yetti. 28 Haziran 1914 günü saat 11.30’da Avusturya veliahdı Arşidük Ferdinand Saraybosna’da, Gavrile Princip adında bir Sırplı tarafından öldürüldü. Sırbistan ile Avusturya-Macaristan arasındaki karşılıklı protestolardan sonra, Avusturya 28 Temmuz 1914 saat 11:00’da Sırbistan’a savaş ilan etti. Aynı gün Avusturya topları Belgrat’ı dövmeye başladı. Bundan sonra savaş ilanları birbirini kovaladı. Almanya 1 Ağustosta Rusya’ya, 3 ağustosta Fransa’ya savaş ilan etti. Böylece 4 sene sürecek olan I. Dünya Savaşı başlamış oldu.

I. Dünya Savaşı’nın ani sebebini 28 Haziran 1914 günü, Avusturya-Macaristan veliahdı arşidük François Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi teşkil etmektedir. Bu olay karşısında Avusturya’nın Sırbistan’a savaş ilan etmesi ve Rusya’nın Sırbistan’ın ve Almanya’nın da Avusturya’nın arkasında yer alması Avrupa’yı bir hafta içinde Dünya Savaşı’nın içinde olmasına sebep oldu.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na Katılıyor…

Osmanlı devleti, Balkan Savaşları’ndaki yenilginin etkisi ile ordu ve donanmasını ıslah etme işlerine girişirken, bir yandan da iki bloğa ayrılmış Avrupa’da kendisini yalnızlıktan kurtarmak için bir takım ittifak teşebbüslerinde bulunmuştur.

Osmanlı Devleti ilk ittifak teşebbüsünü geleneksel dostu saydığı İngiltere nezdinde yaptı, ancak ittifak teklifi reddedildi. İkinci ittifak teşebbüsü Fransa nezdinde oldu. Bu ittifak teşebbüsü de başarısızlığa uğrayınca Osmanlı Devleti, Almanya’ya doğru itildi. Osmanlı Devleti 22 Temmuz’da ittifak için Almanya’ya başvurmuş ve II. Wilhelm’in isteği üzerine Almanya, Osmanlı Devleti ile ittifak görüşmelerine başlamıştır.

2 Ağustos 1914’te de Türk–Alman ittifakı imzalanmıştır. Fakat savaşın patlamasıyla birlikte, Türk–Alman ittifakının varlığını bilmeyen itilaf devletleri, Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını sağlamak için çaba sarf ettiler. Osmanlı Devleti, savaş karşısında tarafsızlığını ilan etmekle beraber, Ağustos’un ilk haftasından itibaren süre gelen olaylar ve Almanya’nın çabaları Osmanlı Devleti’ni savaşa katılmaya sürükledi.

Savaştan 5 gün sonra 2 Ağustos 1914’te Osmanlı–Alman ittifakı imzalandı. Osmanlı Devleti tarafsızlığını ilan etti. Aynı gün Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığından şüphe duyan İngiltere, yapım ve tamirat için önceden Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarına ambargo koyduğu gibi bu iki geminin ikmal ve teslim muamelelerini ambargo tarihine kadar kasten geciktirmişti. Bu anlaşmaya 5 Ağustos’ta Avusturya-Macaristan da katıldı.

10 Ağustos 1914 günü Goeben ve Breslau adlı Alman gemilerinin, İngilizlerin takibinden kurtulması için Çanakkale Boğazı’ndan içeri girmelerine izin verilmesi, savaşa girmemizin bir nevi sebebi oldu. Osmanlı Devleti’nin, imzalanan tarafsızlık anlaşmasına göre bu gemileri 24 saat içinde kara sularından çıkarması veya silahlarından tecrit etmesi gerekiyordu; bunların hiçbirisi yapılmadı. Enver Paşa’nın gizli izni ile boğazdan girmesine izin verilen bu gemiler Heyet-i Vükelâ‘ca, Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış gibi gösterildi ve Almanya’dan iki gemi satın alındığı ilan edildi. Goeben’e “Yavuz Sultan Selim” ve Breslau’a da “Midilli” adı verildi.

Osmanlı Donanma Komutanlığı’na atandıktan sonra Tuğamiral Suschon komutasındaki 1 muharebe kruvazörü, 5 hafif kruvazör, 4 muhrip ve 1 mayın gemisinden oluşan Osmanlı Donanması , 29 Ekim günü eğitim amaçlı çıktığı Karadeniz’de Odesa, Kefe ve Novorsisky limanlarını bombardıman etti. Bunun üzerine 1 Kasım’da Ruslar Kafkasya sınırlarında taarruza geçtiler. İngilizler de Kasım’da Akabe’yi bombardıman ettiler ve İzmir körfezinde iki gemimizi batırdılar.

Rusya’nın bağlaşığı İngiltere ve Fransa, 3 Kasım 1914 günü Çanakkale Boğazı önlerine gelerek boğaz giriş tabyaları olan Seddülbahir ve Kumkale’yi bombardıman etti. 5 Kasım’da İngiltere’nin ve 6 Kasım’da da Fransa’nın, Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine, Osmanlı Devleti 11 Kasım’da savaş ilan etti. 14 kasım’da da Cihad-ı Mukaddes ilan etti.

İngilizler, 1915 yılı başında, Avrupa’daki harp mevzi harbine dönüşünce, bütün kuvvetlerini Avrupa cephesine yığmaktansa Çanakkale veya Balkanlar’da ikinci bir cephe açarak harbi hareket harbine çevirmeyi, bu suretle Rusya’ya ihtiyacı olan yardımın yapılabileceğini, İstanbul’un ele geçirilmesiyle Osmanlı Devleti’nin Almanya’dan kopartılabileceğini, ayrıca harbe girmekte kararsız görünen Bulgaristan’ın da Almanya tarafından harbe girmesinin önleneceğini düşünerek, Çanakkale Boğazı’nın donanmayla geçilmesine ve İstanbul’un işgaline karar verdiler.

Rusya’nın sonsuz insan gücünden yararlanma ve Ruslara yardımda bulunma, müttefiklerinin başlıca düşüncesini teşkil etmekteydi. Boğazlar açılmadıkça Rusya’ya gerekli yardımı yapabilmek ve Almanya’yı yıkabilmek mümkün olmayacaktı. Çanakkale Boğazı açılmadıkça Rusya’nın taarruza geçmesi imkânsız olacaktı. Bu harekât başarılı sonuçlanırsa elde edilecek siyasi sonuçlar çok büyük olacaktı. Boğazların açılması ekonomik faydalar sağlayacaktı.

Çanakkale cephesinin açılma sebepleri; siyasi, ekonomik ve askeri amaçları gerçekleştirmek içindi. Bunlar;

  • Almanya’nın en önemli bağlaşıklarından birini saf dışı bırakmak,
  • Rusya’ya yardım için deniz yolunu açmak,
  • Kararsız durumda bulunan Balkan devletlerini üçlü anlaşma içerisine almak,
  • Ruslara cephane ve araç gereçleri ithal yolu açmak,
  • Avrupa ile Asya arasında Osmanlı ulaşımını keserek sonuçlarından yararlanmak,
  • İstanbul dolaylarından diğer cephelere asker gönderilmesine engel olmaktır.

ÇANAKKALE DENİZ SAVAŞLARI

“ Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.” düsüncesiyle hareket eden Ingilizler, bogazlari ele geçirmek için donanmanin yeterli olacagina inaniyorlardi. Bahriye Naziri Churchill’in planlari Akdeniz filosu komutani Amiral Carden tarafindan da desteklenince, Lord Fisher’in süpheli gördügü bu harekatin donanma ile yapilmasina karar verildi.

Tarihinde hiçbir yenilgi almamis olan Ingiliz donanmasinin silah, teknoloji ve basari açisindan kendine güveni tamdi. Dünyanin yenilmez donanmasi, Fransa’nin da destegi ile dünyanin en büyük armadasini olusturuyordu. Bu donanmaya karsi gelebilecek hiçbir güç düsünülemezdi. Hele ki yipranmis, teknoloji açisindan zayif ve parçalanmak üzere olan Osmanli bu armada ile asla baş edemezdi.

19 Şubat 1915 Saldırısı :

3 Kasım’dan 19 Şubat’a kadar geçen durgunluk süresinde Müttefikler Çanakkale Boğazı’na taarruz yapılıp yapılmayacağı konusunda tartışmışlardır. Türk tarafı ise bu süreyi tabyaların onarımı ve mayın hatlarının takviyesi ile değerlendirmiştir. Müttefiklerin Çanakkale Boğazı’na saldırı yapmasına, Alman Uzakdoğu Filosu’nun Folkland Deniz Muharebe sonucunda yok edilmesi ve Türklerin Süveyş Kanalı’na olan taarruzunun başarısız olması dayanak olmuştur.

19 Şubat bombardımanı sabah saat 09:35’te Kumkale ve Orhaniye tabyalarının dövülmesi ile başladı. İlerleyen saatlerde ise Ertuğrul ve Seddülbahir tabyalarını da kapsadı. Suffren gemisi Kumkale’de bulunan 4 ağır toptan üçünü tahrip ederek büyük başarı kaydetti ve bu günden sonra adı “Parlak Gemi” olarak kaldı.

Bombardıman 17000 metre mesafeden olduğu için Türk tabyaları karşı ateşte bulunmadılar. Harekâta saat 12:00’dan 14:30’a kadar ara verildi.

Bombardımanın ikinci safhasında müttefik gemilerinin bazılarının Türk menzilinin içine girmesi ile Türk tarafı da ateşe başladı. Saat 15:30’a kadar süren harekâtta Orhaniye ve Ertuğrul tabyaları 38 mermi ile karşı ateşte bulundular ve 2 düşman gemisine isabet sağladılar. Harekât ertesi gün sona erdirilecekti ama havanın mümkün isabetli atışlara olanak sağlamaması nedeniyle 25 Şubat’a ertelendi.

Filonun 19 Şubat’ta 1000’den fazla top mermisi kullandığı saplanmıştır ve Türk tarafının zayiatı 2 subay, 2 er ve 11 yaralıdır.

25 Şubat 1915 Saldırısı :

25 Şubat’ta fırtınan durması ile sabah saat 09.45’te boğaz önünde yerlerini alan 8 İngiliz, 4 Fransız gemisi ve diğer birçok kruvazör, torpido ve mayın arama tarama gemisinden oluşan müttefik filosu saat 10.00’da giriş tabyalarımızı bombardıman etmeye koyuldu. Bombardıman 16.00’a kadar devam etti ve Agamemnon gemisi, Ertuğrul’un başarılı atışları ile ciddi bir biçimde yara aldı.

Başta tabyalarımız kuvvetli karşılık gösterdiler fakat ilerleyen saatlerde durum gittikçe vahimleşmeye başladı. Seddülbahir ve Kumkale tabyaları sadece 4’er mermi atabildiler. Filonun ağır ateşine maruz kalan Orhaniye tabyası ise hemen hemen kullanılamaz hale geldi. Tabyalarımızın müthiş ağır ateş almasıyla kışlaları dâhil hepsi harap oldu. Toplamda 83 ateş açıldı ama yalnızca 7 tanesi isabet sağlayabildi. 13 er şehit ve 18 er de yaralı verildi.

Bu cesur harekâttan sonra gece boğaz girişindeki mayınlar aranacaktı. 4 tabyanın da neredeyse tamamen tahrip olmasıyla artık boğaz girişi müttefiklere açılmış bulunuyordu. Sıra, boğaz içerisindeki batarya ve tabyalardaydı.

4 Mart 1915 Çıkarması :

4 Mart gününe kadar saldırılarda bir türlü istediği sonucu elde edemeyen müttefikler, havaların da iyiye gitmesini fırsat bilerek methal tabyalarımızı tahrip amaçlı ufak çaplı bir kara çıkarmasına karar vermiştir. Bu harekât Osmanlı Genel Karargâhı İstihbarat Şubesi’nce şöyle açıklanmaktadır:

4 Mart 1915’te Saros Körfezi’nde dolaşan zırhlılar saat 4.15’te Semadirek istikametine geri dönmüşlerdir. Düşman saat 14.45’te beş zırhlı, yedi torpido ile Seddülbahir’i şiddeti bombardıman ederek sahile yaklaşan bir zırhlının çanaklığındaki mitralyözler ateşi himayesinde askerle dolu üç büyük sandalı Seddülbahir iskelesine yanaştırarak sahile 60 kadar asker çıkarmıştır. Buradaki obüs bataryasının ateşi ve bilhassa 27. Alay 10. Bölük çavuşlarından Mustafa oğlu Mehmed’in komutasında ve Seddülbahir Kalesi içinde yarım takım askerimizin süngü hücumuyla düşman püskürtülmüştür. Mehmed Çavuş mekanizması bozulan tüfeğinin işe yaramadığını görünce kaya parçaları atarak düşmana saldırmış bütün erlere örnek olmuştur. Dört şehid on dört yaralımız vardır.

Bu harekâtı bir de Bigalı Mehmed Çavuş’un ağzından dinleyelim:

“Ben mangamla nöbette idim. Düşman gemileri sahili şiddetle bombardıman ettikten sonra çıkarma yapmaya başladılar. Bu arada gizlendiğimiz yerden çıkarak yere yattık ve düşmana ateşe başladık. Düşman da yere yatarak bize ateş ediyordu. Birbirimize çok yakındık. Bir ara benim tüfeğimin mekanizması işlemez oldu. Hırsımdan tüfeği attım. Bunu gören bir düşman neferi ayağa kalkarak bana ateş etmeye başladı. Hemen istihkâm küreğini çekerek üzerine atıldım. Kaç kişiye vurduğumu hatırlamıyorum. Gözümü açtığım zaman kendimi sıhhiye çadırında buldum.”

Bu saldırıda Çanakkale müdafaasının nasıl bir şiddetle gerçekleştirildiğini gözler önüne seren bu kahraman çavuşumuz 3 Şubat 1964 tarihinde vefat etmiş ve Bigalı’ya bağlı Bahçeköy’e defnedilmiştir.

Nusrat Mayın Gemisi ve Boğaza Mayınların Döşenmesi ( 7-8 Mart Gecesi ) :

Almanya’da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilen Nusrat Mayın Gemisi, 3 Eylül 1914 tarihinde Çanakkale’ye gelmiştir. Bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Çanakkale Boğazı’nda zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı.

6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey‘e “Oğlum” diyordu…

“Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat’la son 26 mayınını şu gördüğün limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun.”

Nazmi Bey, ertesi gün çok yakın arkadaşı olan Nusret mayın gemisi komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı‘yı bulur. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusrat’ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey‘in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul eder.

7 Mart’ı 8’e bağlayan gece yarısı Nusrat demir alarak Çanakkale’den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan ışıldakları ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusrat‘ın elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlar‘a, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yer almaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makineler tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusrat’ın yolu üzerinde kol geziyordu.

Bir an için Nusrat‘ın çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri ışıldakla taramaya yeniden başladıkları zaman Nusrat’ı görecekler ve her şey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu.

Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin ışıldakları yandı. Karalığı yaran ışıldak ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusrat’ın böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti. Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan ışıldak bir mucize yarattı.

Bizim kıyıda birden bire yana ışıldağımız birkaç saniye içinde, düşman ışıldağını deniz üstünde yakaladı. İki ışıldak şimdi göz gözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusrat’a yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşılaşan iki ışıldak, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman ışıldak, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusret, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yol almaya başladı. Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı.

Nusrat‘ın döşediği mayınlar 18 Mart 1915’te Çanakkale harekatının kaderini değiştirmiş, ona “Dünyanın en ünlü mayın gemisi” unvanını kazandırmıştı. Nusrat‘ın mayınları 639 kişilik mürettebatıyla Bouvet, onun ardından Inflexible ve Bolva zırhlılarını sulara gömmüştü. İngiliz Generali Oglander‘in “Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı” (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War) adlı eserinin 1. cildinden :

“Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez.”

Sir Colyen Corbet‘in, “Deniz Harekatı” adlı eserinin ikinci cildinden:

“Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu’na paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır.”

Bahriye Nazırı Winston Churchill 1930’da “Revue de Paris” dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır:

“Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım pisikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa’da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey Italya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti.”

18 Mart Deniz Harekatı ve Çanakkale Deniz Zaferi :

Sıra artık Amiral Carden’in planının üçüncü ve dördüncü devrelerini uygulamaya gelmişti. Bu plan başarıyla uygulanırsa boğazdaki mayınlar temizlenecek, en dar yerdeki (Kilitbahir-Çanakkale) kara tahkimatı ( iç savunma bölgesindeki tabyalar) tahrip edilecek ve Marmara’ya çıkılacaktı.

Lakin Goeben ve Breslau’nun peşinden Çanakkale ağzına geldiği 10 Ağustos 1914’ten beri yedi aydır üstlendiği görevler ve Ege’nin tuzlu sularında geçirilen zor kış ayları, Carden’i sağlık yönünden çok yıpratmıştı, hastaydı ve son harekâtı yürütecek gücü kalmamıştı. Doktorların kesin raporu üzerine, görevi Amiral De Robeck’e devrederek 16 Mart’ta Londra’ya hareket etti.

26 Şubat – 17 Mart arasındaki günleri itilaf devletleri donanması mayın arama tarama faaliyetleriyle geçirdi. Bu arada bazı bölgelere tahrip müfrezeleri çıkarılarak, susturulmuş topların tahribine çalışıldığı gibi; methalle merkez arasında ve merkezde bulunan bazı bataryalar da bombardıman edildi. 17–18 Mart gecesi üç muhriple yedi mayın arama tarama gemisi saat 22:00’dan 02:00’a kadar süren son aramalarını yaparak, methalden Kepez Burnu’na kadar olan bölgenin temiz olduğunu rapor ettiler.

Hâlbuki 8 Mart 1915 günü Nusrat mayın gemisi Erenköy koyuna 26 mayın dökmüştü. Bu mayınları düşmanın fark edememiş olduğu 18 Mart günü cereyan edecek muharebede anlaşılacak ve düşman keşfedemediği, temizleyemediği bu mayınları serseri mayın olarak niteleyecektir.

Türk tarafında ise tabyalarımız olası bir saldırı için hazırlıklarını tamamlamışlardı. 18 Mart 1915 Perşembe günü erken saatte Alman pilot Yüzbaşı Serno ve gözetleme subayı Yüzbaşı Schneider keşif için uçakla Çanakkale havaalanından havalanmışlardı ve filonun Bozcaada önlerinde hareketlenmekte olduğunu bildirmişlerdi. Az sonra pilot Cemal’de Ertuğrul adlı uçağı ile havalanarak aynı bilgileri doğrulayacaktı.

İlk haberle birlikte Türk tarafı hareketlenmeye başlamıştı. Her tarafta alarm verilmiş, neferler görev yerlerinde pozisyonlarını almış ve dürbünler boğazın girişine, düşmanın geleceği yöne çevrilmiş hazır beklemekteydiler. Amiral De Robeck, bir gün önceki komutanı Amiral Carden’in planını aynen uyguluyordu. Buna göre donanma sava a birbiri ardına üç grup halinde girecekti.

  • Birinci Grup : Bizzat Amiral De Robeck komutasında, Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson, Inflexible adlı dört güçlü İngiliz zırhlısından oluşmaktaydı. Bu grubun görevi, en önde boğaza girerek, uzak mesafede, 13 kilometreden merkez tahkimatını ateş altına almak ve arkadan gelip ileriye geçecek diğer gruplara destek sağlamaktı.
  • İkinci Grup : Fransız Amiral Quepratte komutasında, Gaulois, Charlemagne, Bouvet, Suffren adlı dört Fransız zırhlısından oluşmaktaydı. Bu grup, ikinci sırada bulunacak, 1,5 – 2 saat sonra emirle birinci grubun önüne geçecek ve 5–6 kilometreye kadar sokularak merkez tahkimatının imha işine katılacaktı.
  • Üçüncü Grup : On eski İngiliz zırhlısından kuruluydu. Prince George, Majestic, Vengeance, Irresistible, Albion, Ocean, Triumph, Swiftsure, Corn Wallis, Canapos. İkinci gruptan iki saat kadar sonra ileriye çıkarak onun yerini alıp savaşmaya hazır olacaktı.

Bunların yanı sıra, her grubun yanında mayın koruması için mayın tarama gemileri, orta bölgedeki küçük Türk topçusu sindirilecek kruvazörler, muhripler bulunuyordu. Böylece o tarihte Amiral De Robeck emrinde 12’si İngiliz, 4’ü Fransız olmak üzere 16 zırhlı, 4 Kruvazör, 14 muhrip, 6 uçak, 1 uçak gemisi, 5’i İngiliz 2’si Fransız 7 Denizaltı, 21 Mayın tarama gemisi, 30’dan fazla bot, 1 muhrip ana gemisi, 1 gambot ve çeşitli yardımcı gemilerden oluşan hemen hemen 100 parçalık büyük bir donanma vardı.

Plana göre kalan mayınların temizlenmesine bombardımanın ikinci saatinde mayın tarama gemileriyle başlanacak ve Çanakkale’ye kadar 800 metre genişlikte bir koridor açılacaktı. Aynı saatlerde bazı gemiler boğazın dışında, Gelibolu yarımadasının batısında çıkarma yapılıyormuşçasına gösteride bulunacak, bir kruvazör bu sahilde aşırma ateşleriyle merkez tahkimatını ateş altına alacak, diğer bir ağır kruvazör güneyde Kumkale açıklarında Anadolu yakasındaki hedefleri bombardıman edecekti.

Limni, Gökçeada ve Bozcaada’dan hareket eden gemilerin, Boğaz ağzında üç gurup halinde savaş düzenini almaları bir saatten fazla sürmüş, sonra saat:10.05’te mayın tarama gemilerini koruyan iki kruvazör eşliğinde donanma öncüleri boğazdan içeriye girmeye başlamışlardı.

Kruvazörlerin hemen arkasından saat 10:30’da Agamemnon’un kılavuzluğunda Amiral De Robeck’in bulunduğu en güçlü gemi, Queen Elizabeth ve diğer üç zırhlıdan oluşan birinci grup Boğaz’a girerek yerlerini aldılar. Üçüncü gruptan Triumph ve Prince George da, büyük zırhlıların iki kanadında ilerlemekteydi.

Triumph savaş gemisi saat 11:15’te ilk atışı ile savaşı başlattı. Düşmana karşılık Mesudiye ve Dardanos tabyalarından verildi. Türk savunma planına göre gemiler topçuların menziline girinceye kadar pusuda beklenecek ve menzil içine girer girmez baskın tarzında ateş açılacaktı.

Birinci grubun dört büyük zırhlısı ateşe az sonra, saat 11:30’da başladı. Bunlar merkez tahkimatı hedef seçmişlerdi. Queen Elizabeth, Anadolu Hamidiyesi; Agamemnon, Rumeli Mecidiyesi; Lord Nelson Namazgâh ve Inflexible da Rumeli Hamidiyesi’ni hedef almışlardı.

Bu sırada düşmana ateş eden sadece ortadaki küçük topçulardı. Bunlar yer değiştirerek görevlerini yerine getiriyorlar, düşmanın derinlikteki merkez tahkimat topçusunu rahatça dövmesini engelliyorlar ve ateşleriyle düşman mayın tarama gemilerinin ileri sokulmasını önlüyorlardı. 35 dakika kadar süren bu tek taraflı bombardımandan sonra Amiral De Robeck, geride sessizce bekleyen ikinci grubun ileriye geçmesi için emir verdi.

Fransız amirali komutasındaki dört Fransız zırhlısı saat 12 sıralarında harekete geçti. Gaulois, Charlemagne soldan; Bouvet ve Suffren sağdan birinci hat İngiliz zırhlılarını geçerek ileriye yanaştılar. Fransızlar şimdi merkez tahkimatındaki ağır Türk topçularının etkili menziline girmişti.

O zaman kadar suskun kalan Türk ağır topçuları birden ateşe başladılar. İlerleyen dakikalarda hem birinci gruptaki Fransız, hem de ikinci gruptaki İngiliz zırhlıları ölümcül yaralar aldı. Fransızların Bouvet zırhlısı, özellikle Rumeli Mecidiyesi‘nin ateşleriyle ağır yaralandı. Rumeli Mecidiye Tabyası’nda topun başında Koca Seyit ( Seyit Onbaşı ) vardı. Koca Seyit bir insan gücüyle kaldırılması güç topu ( Kimi kaynaklar 215 kg kimi kaynaklar ise topun ağırlığını 276 kg vermektedir. ) namluya sürerek Bouvet‘e yardıma gelen Ocean Zırhlısı‘na ölümcül bir darbe vuracak kahraman Türk askeriydi.

Fransız Gaulois ve Charlemagne’da da hasar vardı. Fransız Suffren zırhlısına da 14 dakikada 14 mermi isabet etmiş, gemide yangınlar çıkmıştı.

Bir taraf yeni ve seri ateşli toplara sahipti, diğeri daha eski ve çoğunlukla adi ateşli toplarla dövüşüyordu. Müttefiklerin 276 topuna karşılık, Türklerin savaşa katılan 78 topu vardı. Bir tarafın elindeki bol cephaneye karşı diğer taraf elindeki kısıtlı cephaneyi sakınarak kullanmak zorundaydı.

Kuşkusuz Türk tarafında da kayıplar vardı. Toplardan bazıları isabet alarak saf dışı kalmış, bazıları arızalanarak ateş edemez hale gelmiş, bazıları da toprak altında kalmıştı. Telefon telleri de yer yer koptuğundan, toplarla gözetleme ve komuta yerleri arasında bağlantı sağlanamıyordu. Bu da ateşe devamı engelliyordu. Bu sebeplerle saat 14:00’a doğru Türk ağır topçusunun ateşlerinde bir yavaşlama sezilmekteydi. Türk topçusundaki bu azalma Amiral De Robeck’ i ümitlendirdi.

Mayın tarama gemilerine muhriplerin kontrolünde ve korumasında ileri çıkmaları için emir verdi. Üçüncü guruba planlanan zamandan 1,5 saat evvel ön saftaki Fransızlar’ın yerini almasını bildirdi. Bunun üzerine gerideki üçüncü grup İngiliz zırhlıları onlara yer açmak üzere büyük bir çark hareketiyle çekilmek üzere hareketlendiler.

Düşman mayın tarama gemileri bugüne kadar ancak en öndeki iki sıra mayını temizleyebilmişlerdi. Hiç kimsenin Nusrat’ın gizlice yeni mayın döktüğünden haberi yoktu. İşte o günkü savaşın kaderini saptayacak alan da bunlardı. Üçüncü gruptaki İngiliz gemilerinin ikinci gurup Fransız gemilerinin yerini almak üzere ileri yanaşmaları üzerine ileri yanaşmaları boğazın en geniş yeri olan Erenköy Koyu önlerinde trafiği karıştırmıştı. Nusrat’ın mayınları da bu sırada müthiş bir sürpriz halinde ortaya çıktı.

Fransızların Bouvet zırhlısı saat 14:00’da Nusrat’ın döşediği mayınlara çarptı, bordosunda görülen yoğun bir dumandan sonra, üç dakika içinde battı. Personelin hemen hepsi (604 kişi) gemiyle birlikte sulara gömüldü.

Bu sırada saat 16:00’a doğru birinci guruptan olan ve sabahtan beri topçu ile çarpışırken bir hayli yara alan İngiliz Inflexible zırhlısının bir mayına çarptığı ve geminin tehlikeli bir şekilde yatmaya başladığı görüldü. Geriye çekilerek kendini kurtarmaya çalışıyordu.

Aradan daha 10 dakika geçmeden aynı felaket İngiliz Irresistible zırhlısının başına da geldi. O da 16:10 sıralarında yine Nusrat’ın mayınlarından birine çarptı. Hareketsiz kalan geminin mürettebatı Amiral Gemisi Queen Elizabeth’e alındı. Türk topçularının ateşiyle de az sonra sulara gömüldü.

Bu koşullarda harekâta devam etmek donanmanın mahvına sebep olabilirdi. Amiral De Robeck geri çekilme emrini verdi. Bu sırada saatler 17:50’ı gösteriyordu ve savaş başlayalı 6,5 saat olmuştu. Çekilme emrinden 15 dakika sonra İngiliz Ocean zırhlısı Nusrat’ın bir başka mayınına çarptı. Ocean da biraz önce imdadına koşmaya çalıştığı Irresistible gibi boşaltıldı ve kaderine terk edildi. Az sonra Türk topçusu onun da işini bitirecek ve sulara gömülecekti.

1915 yılı Mart ayının o Perşembe günü akşam karanlığı basarken yenilmez kabul edilen muhteşem donanma hırpalanmış, yaralanmış, üç büyük zırhlısını geride bırakmış, o cehennem boğazından uzaklaşmaya çalışıyordu. Öğle saatlerinde başlayıp akşama doğru biten bu bir günlük boğaz harbinde, savaşa büyük ümitlerle başlayan büyük donanmanın kaybı, bu gamı arttıracak bir boyuttaydı. Fransız Bouvet, İngiliz Irresistible ve Ocean zırhlıları batmış, İngiliz Inflexible, Agamemnon ve Fransız Suffren, Gaulois zırhlıları görev yapamayacak şekilde ağır hasara uğramıştı. Bu donanmanın savaş gücünün üçte biri gibi önemli bir oranıydı. Ayrıca 2 muhrip ve 7 mayın arama-tarama gemisi de batmıştı. Donanmanın asker kaybı da 900 kişiyi bulmuştu.

Türk tarafının kaybına gelince, bugünkü savaşta 58 şehit ve 74 yaralı verilmişti. 9 top elden çıkmış tabyalarda ağır hasarlar meydana gelmişti. Çanakkale şehri ve karşısındaki Kilitbahir köyünün bir bölümü yanmış ve yıkılmıştı. Almanların kaybı ise 18’dir.

İngilizler bugünkü savaşta öğleden sonra ateşimizin zayıflamasından cephane sıkıntısı çektiğimizi anlamışlardı. Bunun içinde üçte bir kaybımıza rağmen ertesi günde savaşı sürdürmeyi düşünenler vardı. Ancak uzun tartışmaların sonunda gemilerin üçte biri yeni bir saldırıyla elden giderse İngilizler deniz egemenliğini ve üstünlüğünü kaybedebilirlerdi. İşte bu denli endişeyle boğazı denizden geçme düşüncesini ertelemek zorunda kaldılar.

Çanakkale Deniz Zaferi’nin Sonuçları :

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nda 18 Mart’ta uğradıkları ağır yenilgi neticesi sadece deniz saldırılarıyla İstanbul’a ulaşmalarının mümkün olmayacağını anlamışlardı. Bundan sonra boğaz bir daha denizden zorlanmadı ve deniz hücumu ile karaya çıkarma harekâtı arasında 5 hafta geçmesi de Türklere vakit kazandırdı.

18 Mart Deniz Zaferi, top ve mayın müşterek çalışma mahsulü oldu. Türk denizcilerinin kahramanlığı ve Türk topçusunun hedefini şaşmayan çelik yumruğu bu zaferin sağlanmasında başlıca rolü oynadı. Bu savaşta erinden komutanına kadar tüm Türkler, burada başkent İstanbul’u ve bütün yurdu savunduklarını biliyorlardı. Düşman donanmasının boğazı yarıp geçmesinin ne demek olduğunun da bilincindeydiler. Saf dışı kalana ve mermileri bitene kadar dövüşeceklerdi.

Gerçektende iyi dövüştüler. Merkez tahkimatı oluşturan bütün topçular, Rumeli yakasındaki Değirmendere, Namazgâh, Hamidiye, Mecidiye ve Anadolu yakasındaki Nara, Mecidiye, Çimenlik, Hamidiye, Dardanos, Mesudiye tabyaları görevlerini hakkıyla yaptılar. Sonuçta bunca kayıp ve gayretler boşa gitmedi. Zafer Boğaz’ı savunanlarındı.

Müttefikler ne ummuşlar, ne bulmuşlardı. Kayıplar ağır, yenilgi kesindi. 18 Mart Londra’yı Odesa’ya giden deniz yolunun Erenköy Koyu’nda kaybolduğunun bütün dünyaya ilan edildiği bir gün olmuştur. 18 Mart İtilaf devletlerinin ve onların yenilmez sanılan armadalarının son tarih denemelerinin bir başlangıcı olmuştur ve 18 Mart yersiz bir gururun Nusrat mayınları ile boğuluşunun tarihe geçtiği gün oldu.


KOCA SEYİT ( SEYİT ALİ ONBAŞI )

Çanakkale Deniz savaşları’nın simge ismi Koca Seyit lakaplı Seyit Ali Onbaşı 1889 yılında Balıkesir’in Havran ilçesine bağlı Çamlık Köyü’nde doğmuştur. Köyün adı daha sonra değiştirilerek Çanakkale’nin bu yiğit kahramanının adıyla anılacaktır.

Babasının adı Abdurrahman, annesinin adı Emine’dir. “Koca Seyit” lakabını iri cüssesi ve mertliğinden sebep almıştır. Koca Seyit 1909 yılında Osmanlı Ordusu’na katılmıştır. Balkan Savaşları sırasında cephede olduğu bilinen Koca Seyit’in kahramanlaşarak adını tarihe yazacağı Çanakkale Cephesi’nde rütbesi topçu eridir. Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevlidir.

18 Mart 1915 Deniz Muharebeleri’nde önemli işlevler görmüş Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan yapılan atışlar sırasında Fransızlar’ın Bouvet zırhlısı vurulur. Ona yardıma gelen İngiliz Ocean ve Fransız Irrestible gemileri olur. Bu sırada Mecidiye tabyasındaki topları namluya süren vinç-manevala sistemi hasar görmüştür. İşte tam bu sırada sahneye Koca Seyit girecektir. Normal bir insan gücüyle kaldırılması imkansız görülen top mermisini ( bazı kaynaklar merminin ağırlığını 215 kg. verirken bazı kaynaklar 276 kg olarak aktarmaktadır ) namluya sürerek Bouvet’e yardıma gelen Ocean zırhlısının ölümcül bir yara almasına vesile olur. Geri çekilen Ocean’a öldürücü darbeyi ise Nusrat mayın gemisinin döktüğü mayınlar vuracaktır.

Bu başarısı ona “onbaşı” rütbesini getirecek ve topçu eri Koca Seyit bu ödülden bile dünyalara değişemeyeceği bir haz duyacaktır. O artık Seyit Ali Onbaşı’dır.

Bu hadisenin duyulmasının hemen ertesinde müstahkem mevki komutanı Cevat Paşa, ona topu yeniden namluya sürüp süremeyeceğini soracak, Koca Seyit Onbaşı bu defa mermiyi yerinden kaldıramayacaktır. Kendisine bu durum sorulduğunda savaş anında duyduğu heyecanla bunu yapmak zorunda olduğu şeklinde bir açıklamada bulunacaktır. O günün hatırasını canlandırmak üzere çekilen ve herkesçe bilinen fotoğraf çekiminde, merminin içi boşaltılarak ( bazı kaynaklar ahşap bir mermi modellendiği şeklinde olayı hafifletmeyi tercih eder ) çekim yapılır. O fotoğrafta cehpe arkadaşı Niğdeli Ali de yer alacak ve bu belge Çanakkale Deniz Zaferi’nin en unutulmaz kareleri arasında yer alacaktır.

Buna karşılık Koca Seyit’in kaldırdığı merminin ağırlığı üzerinden bir tartışma sürekli sıcak tutulmuş, böylelikle bu muazzam anın cilası törpülenmek istenmiştir. Bu o dönemin kayıtlarına bu kahramanlık destanının ele alınış biçimiyle alakalıdır. Harp Mecmuası 1915 yılına ait bu hadisede merminin “215 kıyye” olduğunu not düşmekte, başka kaynaklarda ise 215 kg olarak yer almaktadır. Kıyye ( okka ) ölçü birimi 1.282 kg eşitlikte olduğu için bu durum 276 kg olarak değerlendirilmiş olabileceği şeklinde değerlendirilmektedir.

Vatan düşman tehtidi altındayken gerçekleşen bu olağanüstü hadise her ne kadar hafifletilmeye çalışılsa da, Koca Seyit Onbaşı ha 215 kg.lık ha 276 kg.lık mermiyi kaldırmış olsa da, onun tarihe bıraktığı kahramanlık daha sonraki yıllarda kendisiyle röpörtaj yapan yerli ve yabancı basında kendi ağzından belgelenecektir.

Koca Seyit Onbaşı, o meşhur fotoğraftaki cephe arkadaşı Niğdeli Ali‘yle 1918 yılında terhis edilir. Edremit’te helalleşerek kendi yollarına giderler. Seneler sonra vardığı köyünde çocukken bıraktığı kızı ile teyzesinin kızı olan Fadime onu tanıyamayacaktır.

Bu vakitten sonra hayatını ormancılık ve odun kömürü işçiliği ile kazanacak olan Koca Seyit, odunlarını satmak için binek hayvanları ile Havran üzerinden Edremit’e inerken Yunan askerlerinin işgaline tanık olacak ve şöyle diyecektir :

“Biz göğsümüzü siper ederek Çanakkale’de düşmana geçit vermedik. Şimdi nasıl olur da düşman elini kolunu sallayarak buralara gelebilir ?”

1936 senesi Çanakkale’nin iki büyük kahramanının karşılaştığı sene olacaktır. Çanakkale-Balıkesir yolunun açılışı için bölgeye gelen; Anafartalar Kahramanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa kemal ATATÜRK Çanakkale’nin bu efsane kahramanını hatırlar. Savaşın üzerinden 21 yıl geçmiştir ama onun dimağında herşey aynı diriliğinde durmaktadır. Gelmişken namını duyduğu Koca Seyit ile tanışmak ister. Onu sorduğunda etrafındaki kimse Koca Seyit‘i hatırlamaz. Bu vefasızlığa gönül koyan ATATÜRK Koca Seyit‘in derhal bulunup getirilmesini emreder.

Ne vakit sonra Koca Seyit’i işinin başında bulup Havran’a getirirler. Dönemin yöneticileri üstü başı kir pas içinde olmasından sebep, hamam yaptırır ve yeni giysiler vererek onu ATATÜRK‘ün karşısına çıkartırlar. Karşısında gördüğü kişinin halinde tuhaflık sezen ATATÜRK bu durumu sorduğunda Koca Seyit yalan söyleyemez :

“Paşam, sizin geldiğinizi bana haber verdiler. Çok sevindim. Beni arattığınızı da duyunca dünyalar benim oldu. Bana bu elbiseyi giydirdiler. Kaymakam Bey, böyle uygun gördü.“ diye açıklamada bulunur.

Bunun üzerine Mustafa Kemâl ATATÜRK etraftakilere sitemlerini belirterek şöyle söyler:

“Siz vatanı için, milleti için, namusu için canını oraya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız geleceğinizi göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz.”

Koca Seyit, nam-ı diğer Seyit Ali Onbaşı 1939 yılında vefat ederek doğduğu köye defnedilmiştir. Onun hatırasına köyüne kendi adı verilmiştir.


Çanakkale Şehitlerine

Dönemin en ileri tekniğine sahip silah ve araçlarla Çanakkale’ye yüklenen düşman karşısında, Türk askeri “Ölürsem şehidim, kalırsam gazi.” iftiharı ile çarpışıyordu. Düşmanlar geldikleri gibi gittiler.

Zaferden sonra Başkumandan Vekili Enver Paşa, İmparatorluğun en uzaktaki müfrezesine kadar Çanakkale Zaferini müjdelemek için telgrafhaneye koşmuş, tek tek kumandanları telgraf başına çağırmıştı. Enver Paşa, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Beyi aradı. Eşref Bey, Anadolu Bağdat Demiryolu Hattı‘nın son durağı olan El Muazzam istasyonundaydı. Telsiz başında bizzat şu telgrafı yazdırdı:

“Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak çekiliyor…”

Haber bütün yurtta mutluluk yarattı. El Muazzam’daki sevinç muazzamdı. Orada bulunanlardan biri (!) haberi duyunca Kuşçubaşı Eşref Bey’in boynuna sarıldı ve hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Mehmet Âkif’ti…

Mehmet Âkif, büyük vatan sevgisi ve meftun olduğu Türk istiklal ve hürriyet sevdasıyla yavaşça kalabalığın arasından sıyrıldı.

Gerisi Kuşçubaşı Eşref Bey anlatıyor:

“…Ay, bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar…. İşte Çanakkale’ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi…”

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi

En kesif orduların yükleniyor dördü – beşi…

Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya

Kaç donanmayla sarılmış, ufacık bir karaya.

Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı

Nerde gösterdiği vahşetle «bu bir Avrupalı»

Dedirir – Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi

Varsa gelmiş açılıp mahbesi, yahut kafesi.

“Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasib olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: “Artık ölebilirim Eşref!” dedi. “Gözlerim açık gitmez!…” ”

ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ’ne

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?

En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.

-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-

Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!

Nerde-gösterdiği vahşetle ‘bu: bir Avrupalı’

Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,

Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.

Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,

Avusturalya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:

Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…

Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,

Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,

Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;

Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…

Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,

Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;

Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;

Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;

Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,

Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,

Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…

Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal’â mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?

Çünkü te’sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedi serhaddi;

‘O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme’ dedi.

Asım’ın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?

‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…

Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.

‘Bu, taşındır’ diyerek Kâ’be’yi diksem başına;

Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,

Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,

Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,

Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,

Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;

Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;

Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…

Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın…

Heyhât, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail