Giriş Formu



Kimler Çevrimiçi

Şu anda 130 ziyaretçi çevrimiçi

İstatistik

Üye : 724
İçerik : 509
Sayfa Gösterimi : 2384320
Bozgun 1912; Balkan Savaşları'nda Trakya... Yazdır E-posta
İçerik Sayfaları
Bozgun 1912; Balkan Savaşları'nda Trakya...
Balkan Savaşları’nda Trakya...
Şanlı Edirne Müdafası...
Bulgar Mezalimi...
Son Mektup...
Tüm Sayfalar

BOZGUN 1912

1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nin yarattığı derin ezilmişlik duygusu, Balkanlar’ın içlerinden sürüle sürüle “Küçük Rumeli” denilen Trakya’ya doluşan, bu topraklarda güven içinde olacaklarının hayalini kuran muhacirlerin peşini bir türlü bırakmaz. “Koca Bozgun” denilen o günlere tanıklık eden kuşaklar ve onların nesilleri, ondan kalır yanı olmayan “Bozgun” senelerini, tarih için hiç de uzun bir zaman dilimi sayılamayacak olan 34 yıl sonra, Trakya topraklarında bir daha yaşayacaklardır.

Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan ittifakın karşısında tüm Balkanlar düşerken, İşkodra ve Yanya; tüm Trakya düşerken ise Edirne “akla ziyan” bir şekilde ayakta kalmayı başaracaktır.

Öyle ki; tüm yokluk ve yoksunluklara rağmen 155 gün süren meşhur müdafanın ardından, 1913 baharında teslim olmak zorunda kalan Edirne, çok değil 6 ay sonra Trakya’nın geri alınışının da “ilhamı” olacaktır.

Balkan Savaşları’nın yarattığı bu derin travmanın izleri bütün bir Rumeli’nin hafızasından günümüze değin silinmeyecek; askerin zedelenen gururunun tamiriyse, savaşın bitmesinin ertesinde tarihe altın harflerle kazınacak Çanakkale’ye nasip olacaktır.

Balkan Savaşları'nı hazırlayan koşullar...

Aslında Balkanlar’da bir savaşın kaçınılmaz olduğu herkesin malumudur. Son yüzyılda Osmanlı bu topraklarda sürekli geri çekilmeye, tavizler vermeye mecbur bırakılmıştır. Milliyetçilik hareketlerinin fitili batılı büyük devletler eliyle çoktan ateşlenmiş, palazlanmaya başlayan Balkan halklarının sırtı, Rusya eliyle ve büyük vaadlerle sürekli sıvazlanmıştır.

1877-78 Osmanlı Rus Savaşı Rumeliler’in hafızasında “Koca Bozgun” olarak yer eden, travma etkisi yaratan bir olaydır. Balkanlar önünde sürülen Müslüman ahali kendilerine yaşatılan derin acılar ve kıyımlar neticesinde Trakya’ya; yol bulabilenler daha içerilerdeki İstanbul’a ve oradan da Anadolu içlerine doğru doluşmaya başlamışlardır. Bu bir asırı geçecek “Büyük Göç”ün aslında ilk kafileleridir.

Osmanlı’daki idari karışıklıklar, Balkanlar’da sürekli talep edilen tavizler, Rusya başta olmak üzere diğer Avrupa devletlerinin tutumları (…yahut bir tutum takınamamaları ) Balkan halkların Osmanlı’ya karşı sürekli bileylenmesinin önünü açacaktır.

1911 Yılında Osmanlı’nın Trablusgarp ve Bingazi’yi kaybetmesi, Balkan halklarının deli cesaretlerini iyice arttırır. Bu durum onlara göre Osmanlı’nın ne denli zayıfladığının açık bir göstergesidir.

“Zamanının geldiği aşikar” olan bir Balkan savaşının ittifakı için ilk gizli görüşmelerinin tohumları Bulgaristan ile Yunanistan arasında aynı yıl atılır. Bu gölge oyununda kuklaları oynatan, yüzünü göremediğimiz ama varlığını bildiğimiz o gizli el (!) ise, pek tabi ki Rusya’dır. Bulgaristan’ın Yunanistan ile ittifak arayışı bu ilk görüşmelerde netice vermeyecektir. Ama niyetlerin ortaya konulmuş olması sebebiyle bile bu durum önemlidir.

Osmanlı Devleti, Balkanlar’da kaynayan kazanın harını soğutmak için kendisinden istenen tavizlere kulak kabartsa da, hala büyük devlet olduğunu ispat için bu talepleri her seferinde savsaklamaktadır.

Balkanlar’ın nabzını kollamakla görevlendirilmiş Ermeni asıllı Hariciye Nazırı ( Dışişleri Bakanı ) Gabriel Noradukyan Efendi mecliste yaptığı konuşmalarından birinde o talihsiz beyanatı vermektedir:

"Kendi adımdan nasıl eminsem, öyle eminim ki; Balkanlar’da bir savaş endişesi görmüyorum."

Noradukyan Efendi’nin bu kendinden emin tavrı da dikkate alınarak, Osmanlı ordusunda mühim hatalar birbirini izler. Bu hataların en önemlisi kuşkusuz 29 Temmuz 1912 tarihinde alınan bir kararla 1908 girişili nizami erlerden oluşan 120 tabur askerin terhisine, İzmir ve Çanakkale’de toplanan redif birliklerinin izinli boşaltılmasına karar verilmesidir. Bu durum yaklaşık 75.000 askerin ordudan bir şekilde uzaklaşması anlamına gelmektedir.

Osmanlı bu vahim hataları yaparken, Balkanlar’da el altından sürdürülen ittifak girişimleriyse meyvelerini vermeye başlamıştır. 13 Mart 1912 senesinde Bulgaristan ve Sırbistan arasında “Dostluk ve İttifak Antlaşması” imzalanır. Yunanistan ile 1911 yılından itibaren temaslarda bulunan Bulgaristan’ın girişimlerinin meyvesi 29 Mayıs 1912 ‘de imzalanan bir ittifak antlaşması ile alınacaktır. Bu ilk antlaşma da askeri çerçeve çizilmediği için, bunu temin eden “Askeri Konvansiyon Antlaşması” 5 Ekim 1912 yılına sarkar. Bulgaristan ile Karadağ arasında Ağustos 1912’de sözlü bir ittifaka varılır. Sırbistan ile Karadağ arasında, 27 Eylül 1912’de İsviçre’de yapılan ittifak ile Osmanlı’nın karşısındaki “Balkan İttifakı” tamamlanmış olur. Balkan İttifakı’nın tamamlanmasından, çok değil 40 gün sonra Karadağ’ın Osmanlı’ya savaş ilan etmesi ile Balkan Savaşları resmen başlayacaktır. Amaç bellidir; Balkanlar’ın bölüşülmesi…

Savaşa ilanına gelene kadar bunu tetikleyen bir takım olaylar da vuku bulur :

Balkan İttifakı’nı oluşturan devletlerin seferberlik ilan ettiklerinin ertesi günü, aklı başına gelen Osmanlı Devleti de seferberlik ilan eder. Tarih 1 Ekim 1912’yi göstermektedir. Gelgelelim, terhis edilen birliklerin oluşturduğu boşluk, ordudaki rehavetli hava, eğitim eksiklikleri gibi bir dizi olumsuzluk, pek tabi ki layıkıyla giderilemeyecektir. Buna bir de Bab-ı Ali’deki siyasi ayak oyunları eklenince, savaş öncesindeki tablo Osmanlı açısından hiç de iç açıcı değildir.

Ekim ayının ilk günlerinde Balkan İttifakı’nın Osmanlı’ya nota vermesi, bunun basına yansıması halk nazarında da savaş çığlıklarının yükselmesine sebep olur. Balkanlar’daki durumdan bi’haber kalabalıklar mitingler düzenlemekte, Balkan ve Avrupa elçiliklerini taşlayarak durumu iyice zora sokmaktadırlar. 2 ve 7 Ekim’de İstanbul’da Darül Fünun öğrencileri tarafından düzenlenen, 4 Ekim’de Sultanahmet Meydanı’nda öğlenden önce Hürriyet ve İtilaf Partisi, öğlenden sonra ise İttihat ve Terakki yanlılarınca düzenlenen mitingler buna verilebilecek örnekler arasındadır.

Dönemin basınında atılan manşetler ise, Osmanlı’nın büyük devlet olduğu duygusunu körükleyen, kibirli olduğu kadar kadar tahrikkar manşetlerdir. Sabah, Tanin, İkdam gibi gazeteler “ Muharebe başladı, evvela Karadağ !”, “Yaşasın harp !”, “Hele şükür !” gibi başlıklarla çıkmaktadır.

Aynı tablo Balkan halklarında da kendini göstermektedir. Özellikle Bulgaristan’ın Sofya kentinde yapılan mitingler büyük kalabalıkları bir araya toplamayı başarmıştır. Her iki taraf savaş kılıçlarını bileylemeye başlamıştır.

Tablo böyleyken, kendilerini gizlemek ve Osmanlı’nın savaşı kazanabileceği endişesinden hareketle tutum belirleyen Rusya ve Avusturya, büyük devletler adına savaşta takınacakları tavrı deklere ederler. Buna göre; Balkanlar’da bir savaş olsa bile, savaş sonunda bir sınır değişikliğinin kabul edilemeyeceğini, statükonun eskisi süreceğini açıklarlar.

Öyle mi olacaktır ? Bunu savaşın kaderi değişirken göreceğiz. Ve; Avrupalıların bugünlere değin taşıdığı bu tavra hiç şaşırmayacağız !

Savaş Başlıyor…

8 Ekim 1912 günü Karadağ maslahatgüzarı, Hariciye Nazırı Gabriel Noradukyan Efendi’ye savaşın başladığının notasını verir. Onu 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan’ın, 19 Ekim 1912’de Yunanistan’ın savaş ilanı izler.

Savaş başladığında askeri üstünlükler açısından da olaya bakmak gerekir. Bulgaristan 350 bin, Yunanistan 110 bin, Sırplar 230 bin, Karadağlılar ise sadece 35 bin kişi civarındadır. Alman marka Krupp silahlarıyla donatılmış Balkan İttifakı’nın keşif ve propaganda maksadıyla yararlılık gösterecek uçakları ve Yunanistan elinde bir de donanma gücü olduğundan da söz etmek gerekir.

Osmanlı Ordusu’nun başkumandanı olarak Sultan Mehmet Reşad görünmekte, onun adına başkumandan vekilliğini Nazım Paşa yürütmektedir. Trakya’da konuşlanan Doğu Ordusu ve Balkanlar’da konuşlanan Batı Ordusu olarak ikiye bölünmüş ordumuzun savaşın ilk günlerindeki konuşlanması ise şu şekilde gerçekleşmiştir :

Doğu Ordusu ( Trakya ) Abdullah Paşa kumandasında 4 kolorduya sahiptir. Kolordular genellikle Edirne-Kırklareli hattında konuşlanmıştır ve başlarında Ömer Yaver, Şevket Turgut, Mahmud Muhtar ve Abuk Ahmet Paşalar bulunmaktadır. Edirne Garnizonu ise Mehmed Şükrü Paşa’ya emanettir.

Batı Ordusu ( Balkanlar ) Ali Rıza Paşa komutasındadır. Bu cephenin İştip-Üsküp, Alasonya, Yanya ve İşkodra bölgelerinde görev yapan paşaları ise Tahsin Paşa, Esat Paşa, Hasan Rıza Paşa’lardır.

Yanya ve İşkodra’nın direnişi ile ruh bulmaya çalışan Balkan Cephesi’nde yaşananları tarih kitaplarının rehberliğine bırakalım ve dilerseniz biz Edirne Müdafası’nın ruh üflediği Trakya ( Doğu ) Cephesi’nde yaşananlara göz atalım.



 








 

Bu site Berilweb tarafından hazırlanmıştır, ROTA tarafından barındırılmaktadır. © 2013 Sitede yer alan içeriklerin tüm hakları Trakyagezi, fotoğraf hakları sanatçısına aittir.

JoomlaWatch Stats 1.2.8b_09-dev by Matej Koval