HAMDİBEY; Duvardaki Muhasebe Defteri

Devri saltanatındaki şaşaalı, insan kahkahalarıyla yeri göğü çınlatan günlerini, son yıllarda yörede sürdürülebilir bir kalkınma modeli olarak görülmeye başlanan eko-turizm ile yakalamayı planlayan Hamdibey Köyü ; bir avucun ayasına yerleşmişçesine yaslandığı Istranca Dağları’nın zümrüt tepelerinden, bağlı olduğu ilçesi Demirköy ile bakışır durur.

Adını Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinde yad ettiği Milli Mücadele’nin şerefli şehidi Köprülülü Hamdi Bey’den alan; devri saltanatının TRULYA’sı, “Güzel Kız”ı, bu yöre insanının boynuna musallat göç sebebiyle makus talihlerin peşinden gurbete düşmüşlerin “Küçük Paris”i burası.

TRULYA ; Güzel Kız

Demirköy’e 5 km uzaklıktaki Hamdibey Köyü geçmişi çok eskilere dayanan bir yerleşim yeri. Traklar’ın Thyn kolunun Istrancalar’ın Karadeniz’e yakın bu kesiminde medeniyetlerinin izlerini bıraktığı yapılan yüzey araştırmalarıyla ortaya çıkarılmış. Aradaki tarih katmanları hakkında bilgiler ise ne yazık ki yöredeki yerleşimler hakkındaki halkaları tamamlamaya yetmiyor. Roma ve Bizans döneminde de yörenin ilgi merkezi olduğu daha derin araştırmalar ile ispata muhtaç. En bilineni Osmanlı döneminde bu yörenin Demirköy’e 4 km uzaklıktaki Fatih Dökümhanesi’nin varlığıyla bir çekim merkezi oluşturduğu, hatırı sayılır bir kalabalığı bu yörede barındırdığı yönünde. İstanbul’un fethinde kullanılan topların dökülmesi için gerekli demir cevheri plakalar halinde işlenerek Edirne’ye bu ormanlar içerisinden ulaştırılmış. Son kazılarda bazı güllelerin de burada döküldüğünü biliyoruz. Fakat bu bilgiler yörede köy tipi yerleşimlerin olup olmadığı, varsa nerelerde oldukları hakkında bizim fikir sahibi olmamıza yetmiyor.

Hamdibey Köyü hakkında bilebildiklerimiz ise 19.yy’dan 1924 Büyük Mübadele’sine değin burada çoğunluğu Rum ve bir kısım da Bulgar nüfusun görkemli bir yerleşime imza attıkları yönünde.

1800’lerin sonu, 1900’lerin başlarında yörenin bilinen adı “Güzel Kız” anlamına gelen Trulya. Bu dönemde dini, sosyal ve ekonomik açıdan çok önemli bir merkez olduğu şüphe götürmez olan Trulya’nın 1000 civarında haneye ev sahipliği yapmış olabileceği düşünülüyor. Bu hane halkı düşünüldüğünde küçükçe bir kasabanın nüfusuna denk düşüyor. Mübadele dönemi yaşlılarının günümüze aktardıkları ve bir kısım kalıntılarına yüzey araştırmalarıyla rastlanabilen bilgiler ışığında; Trulya’da o dönemde bir kilise, iki manastır, iki su değirmeni bulunduğunu anlıyoruz.

Günümüze ancak küçük bir kısmı ulaşabilmiş iki katlı taş ve ahşapın birlikte kullanıldığı evlerin mimarisi ise bize yörenin sosyal ve ekonomik gelişmişliği hakkında ipuçları veriyor. Evlerin alt katları ticarethane, çeşitli meslek kollarının işlerini yürütebilecekleri esnaf dükkanları, ticari değeri olan ürünleri muhafaza etmeye yarayan depo yapıları olarak kullanılmış.

Bu ürünlerin en başında ise bağcılık ürünleri geliyor. Balkan sularını çevirdikleri kanallarla çevirdikleri arazilerini sulamayı başararak, Rumların yörede oldukça gelişmiş bir bağcılık yaptıkları mübadele dönemi kuşağın buraya yerleştikleri zamanki izlenimleri arasında yer alıyor. Başta bağcılık ürünleri olmak üzere depolarındaki pek çok ürünü ve ticari değeri olan mallarını İğneada yakınlarındaki Aypolos İskelesi yahut yöredeki bir diğer ticari liman olarak gelişmiş Midye ( Kıyıköy ) İskelesi’nden Avrupa pazarlarına kadar ulaştırmayı başardıklarını biliyoruz. Bunu yaparken bazen ürünlerini önce İstanbul’daki tüccarlara ulaştırdıklarını, buradan Avrupa’ya naklettiklerini; bazense Tuna Nehri üzerinden Balkanlar’ın içlerine yine aracı tüccarlar eliyle ulaştırdıklarını dönemin cılız ticari kayıtlarından ve nakledilen sözlü anlatımlardan öğreniyoruz.

Mübadelede karşılıklı göç edenlerin naklettikleri aracılığıyla bilebildiğimiz ayrıntılardan biri de köyün ulaştığı ekonomik refahın sosyal hayata yansımaları şeklinde. Buna göre köyün sokakları bakımlı ve kaldırımlıdır. Trulya’da sıhhi bir ortamı koruyabilmek için küçük veya büyükbaş hayvanların çiftlikleri hatta kanatlı hayvanların kümesleri bile bu yerleşim yerinin dışında tutulmuş.

Rumelililerin Boynundaki Muska; GÖÇ

Balkanlar’ın son iki yüzyılını hallaç pamuğu gibi dağıtan savaşlar yörenin demografik yapısını da sürekli değiştirmiş. Rumeliden sürüle sürüle kendilerine Küçük Rumeli dedikleri bu yeni topraklarda yurt arayanlara karşılık, Müslüman nüfusun buralarda artmasıyla huzurlarının bozulacağını düşünen Rum ve Bulgar azınlıklar zaman zaman yer değiştirmiş. Ama en büyük yer değiştirmeler 1924 Türkiye-Yunanistan Büyük Mübadele’sinden sonra yaşanmış. Rumlar varını yoğunu, “Güzel Kız; TRULYA”yı arkalarından bırakırlarken 1924 yılında ilk olarak Arnavutluk Rakka kasabası civarından 8-10 aile bu yöreye yerleştirilmiş.

Nazif KARAÇAM’ın derlediği bilgiler ışığında bu ilk yerleşenleri köyün de ilk muhtarı olan Rızvan Yabaş ve akrabaları olduğunu; ertesi sene ise ( 1925 ) Sırbistan Sancak bölgesi Senica kasabasının Kladnica köyünden Türkiye’ye göç eden İbroviçler, Praşeviçler, Şabanoviçler, Kurtoviçler, Suliçler, Tariçler, Hamziçler, Lumiçler, Topiçler ve diğerleri yine Senica kasabasının Duga Polyanın’dan Vruycaninler, Kiçaralar ve Zitniçe köyünden Bogutçaninler’in iskan edildiği bilgisine ulaşıyoruz. Aynı yıl Romanya Tutrakan Kasabasından Süleyman Çotuk ve ailesi ardından Bulgaristan’dan İbrahim Delioğlu ailesi yöreye yerleştirilerek köyün bugünkü demografik yapısı tamamlanmış olur.

Bu karşılıklı zorunlu göçlerle köyün o görkemli günlerinin de sonu gelir. Tüccar, esnaf, bağcılığı ve tarımın diğer kollarını bilen Rum nüfus gidiverince köyün sosyal, ekonomik tüm çatısı bir anda çöküverir. Gelenler orman işçiliği ve kendi alışageldikleri tarım yöntemlerine el atarken, o görkemli günlerin izleri zamanın aşındırıcı gücüne pek fazla direnemez.

Çoğunluğu Boşnak göçmenlerden yöre insanının “Küçük Paris” diye övdüğü Hamdibey’in ikinci defa çökercesine sendelemesi, Rumeli insanının boynuna muska gibi asılmış, nereye gitseler peşlerini bırakmayan kem talihleri “göç” sebebiyle olur. 80’li yılların sonundan itibaren Çerkezköy-Çorlu-Lüleburgaz gibi Trakya’nın iç kesimlerinde mantar gibi biten organize sanayi bölgeleri gençlere topraklarını bir daha bırakıp gelmelerini fısıldar. Neredeyse bir-iki kuşak Trakya’nın bu bölgesine ve dahi İstanbul’a akmaya başlar. Köy nisbeten orta yaş ve üzerindekilere kalacaktır. Köy günümüzde ( 2014 ) ise 115 hane ve 390 nüfusa ev sahipliği yapmaktadır.

Duvardaki Muhasebe Defteri…

Şimdilerdeyse tersine göçü nasıl yaratabileceklerinden hareketle köydeki eko-turizm olanaklarının izini sürüyor Hamdibeyliler. Bunun için canla başla çalışan, yörede planlanan, yürütülen eko-turizm projelerinin peşinde koşup duran bir muhtarları var. Haksız da sayılmaz hani…

Geçtiğimiz yıllarda Yunanistan’dan gelerek atalarının yaşadıkları yerleri gezmek isteyen 1924 mübadillerinin sonraki kuşakları onları büyük bir heyecana sevkeder. Yerli turistler için Boşnak mutfağının enfes lezzetlerini sunan Hamdibey ve civarı gastronomi turları için zenginlikler barındırıyor. Doğru bir turizm vizyonu ile doğa ve kültür turlarının bir parçası olabileceği çok aşikar olan Hamdibey Köyü’nün mübadele turizminin bir parçası olmaması düşünülebilir mi ?

Tüm bu hayalleri gerçeğe dönüştürebilmenin ve yeni bir kırsal kalkınma modelini geçim sıkıntısı yaşayan köylüye sunmanın gayetindeki Hamdibey’de bu konudaki çalışmalar ivme kazanmış vaziyette. Yörede sayıları çok azalan Rum evlerinin aslına olabildiğince yakın restorasyonu, turim adına farkındalık yaratacak düzenlemeler yapılabilinmesi için üniversitelerin ilgili bölümlerinden yardımlar alınmaya başlandığı haberleri peşpeşe geliyor. İleriki senelerde Hamdibey üzerindeki ölü toprağından silkelenmiş, tazelenmiş bir çehreyle karşımıza çıkacak görünüyor.

Mübadele turizminden bahsetmişken…

Köye gelenlerin en çok dikkatini çeken şeylerden birisi geçtiğimiz yıllarda yazılı ve görsel basına da malzeme olan, eski Rum evlerinin duvarlarındaki yazılar oluyor. Özellikle köyü ziyaret eden Yunanlı mübadillerin torunları gülümseyerek okumuşlar duvardaki yazıları. Yunanlılar’ın gülümseten bir geleneğinin izdüşümleri zamanın ötesinden tüm gelenleri bir parça burarken, bir parça da gülümsetmeye yetivermiş.

Trulya esnafı işyerlerinin dış cephe duvarlarını muhasebe defteri gibi kullanarak, köyde yaşayanlara nükteli bir şekilde harcını borcunu anımsatmak yolunu seçmiş. Bu yazıların bir kısmı günümüze kadar ulaşmış durumda. Neler yok ki içlerinde ?

Bakkal Mihalis Efendi’nin duvarı gelenlere zamanın ötesinden sesleniyor :

“Niko canın çıkmasın, süt yine eksik.”

“Vasiliki bir çeki un aldı, çeyreğini ödedi.”

“Marika dört kilo pirzola aldı ama parasını getirmedi.”

“Mihalis’in evi, Bay Nikola İ. Yannaku usta sayesinde, Pazar günü 29 Haziran 1891’de tamam oldu”. 

Yazı & Derleyen : Dinçer ALABAŞOĞLU

Fotoğraf : Ersan TÜRK

___________________________________________________

Köye Adını Veren “Köprülülü Hamdi Bey” Hakkında…

Köyün günümüzdeki adı Hamdibey. Bu ismi Balkan Savaşları’nın yıkım dolu günlerinin hemen ardından Demirköy’de kaymakamlık yapmış olan Köprülülü Hamdi Bey’den alıyor. Hamdi Bey Trakya ve Kuzey Ege kasabalarındaki mülki idare amirliği görevlerinin yanında, gözüpek atılgan bir asker, Atatürk’ün “Nutuk” adlı eserinde övdüğü Kuvayi Milliye’nin öncü isimlerinden ve aziz şehididir.

Ne yazık ki onun yörede kaymakamlık yapmış bir kişilik olduğundan gayrı göğüs kabartan hikayesini bilenlerin sayısı çok azdır. Hal böyle olunca; dilerseniz onun ismiyle şanlanmış bu köyün hikayesini Köprülülü Hamdi Bey’in hayat hikayesiyle harmanlayarak zamanın kapısını bir daha çalalım.

KöprülülüHamdiBeyHamdi Bey ismiyle birlikte anılan Köprülülü lakabını 1886 yılında doğduğu Makedonya’nın Köprülü kazasından almıştır. Babası Kolağası İbrahim Bey’i çok erken yaşlarda kaybedince ona dayısı Celalettin Bey kol kanat gerer.

Balkanların çalkantı içinde olduğu yıllar onun hayat servünenini şekilendirecektir. İlköğretimini Köprülü’de orta öğretimini ise Üsküp İdadisi’nde tamamlar. İstanbul Mülkiye Mektebi ise onun yöneticilik yıllarını şekillendirecektir. Tarih II. Meşrutiyet yıllarını 1910’u göstermektedir. Ünvanlarını gurur vesilesi olarak vatan aşkıyla çarpan göğsüne nakşederken yolu İhtiyat Zabıt Mektebi’nden geçecek ve Asteğmen Rütbesi ile askeri bir unvan alarak adını tarihe kaydettirecek yolun yapı taşlarını döşeyecek, kimliğini pekiştirecektir.

Mülkiyeli kimliğiyle ilk memuriyet yeri Kosova Maiyet Memurluğu görevidir. Derken Balkan Savaşı patlar ve Balkanlar bir anda yangın yerine döner. Zaman, Rumeli hızla düşerken vatan için silah kuşanma zamanıdır. Sırplara karşı Kumanova cephesinde çarpışır. Bu bölgede görevli Vardar Ordusu’nun bozulması ile maiyetindeki 200 kadar silahlı kuvvetle, Edirne’de bir başka Balkan Savaşı destanı yazan Edirne Müdafii Enver Paşa kuvvetlerine katılır.

Tarihin gördüğü en şanlı direnişlerden biri olan Edirne Müdafaası sonrası Edirne düşse de Bulgar kuvvetlerinden geri alınması çok uzun sürmeyecek, birkaç ay sonra patlak verecek olan II. Balkan Harbi’ne denk düşecektir.

Bu yıllarda Edirne Polis Müdürlüğü İdari Kısım Amirliği’nde görev yapan Köprülülü Hamdi Bey’in yolu Edirne’yle adını duyuran ve şehirde iki dönem valilik yapan Hacı Adil Bey’le kesişir. Burada yeri gelmişken Hacı Adil Bey’le ilgili de kısa bilgiler vermiş olalım.

Hacı Adil Bey 1913 Memduh Şevket Paşa Hükümeti’nde içişleri bakanlığı, 1918 Mebuslar Meclisi’nde başkanlık yapmış değerli bir devlet adamıdır. Bu iki dönem arasında yürüttüğü Edirne Valiliği yıllarında Trakya’nın ve Edirne’nin abad olması için yararlılıklar göstermiş bir yönetici olarak karşımıza çıkan Hacı Adil Bey’i bilenler en çok da Meriç Köprüsü’nün Karaağaç’a değen ayaklarının ucunda inşaa ettirdiği çok zarif bir meydan çeşmesi olan ve kendi ismiyle anılan Hacı Adil Bey Çeşmesi ile bilirler. Lüleburgaz’a düşman işgalinden kurtuluş anısına hediye ettiği Zafer Çeşmesi’ni bilenlerin sayısı ise, Demirköy’e uzanan orman içi yolların onun döneminde yapıldığını bilenler kadar azdır. İnşaa ettirdiği o yolların Köprülülü Hamdi Bey ile yüreklerinde taşıyacakları hazin bir acıya ev sahipliği yapacağını ise ona ancak zaman gösterecektir. Evlat acısı…

Maiyeti ile birlikte Demirköy’e atadığı kaymakam Hamdi Bey’i ziyaret eden Hacı Adil Bey yörede bir dizi incelemelerde bulunur. Edirne’ye dönüş yolunda Bulgar çetecilere karşı yanına koruma vermek isteyen Kaöprülülü Hamdi Bey’in teklifini kabul etmeyince, kendisine bizzat Hamdi Bey eşlik edecektir.

Istranca Ormanları’nın zorlu bir kesiminde kafile Bulgar komitacıların baskınına uğrar. Baskında Hamdi Bey bizzat çarpışsa da cansiperane gayretleri Vali Hacı Adile Bey’in oğlunun şehit edilmesine yetmeyecektir. Bu mevki günümüzde bile Vali Bayırı adıyla bu hazin acıyı bize fısıldamaktadır. Köprülülü Hamdi Bey bu acının intikamını yöredeki komitacıları bizzat bulup cezalandırarak yerde bırakmayacaktır.

Onun hikayesinin devamını M.Haluk Saygı’nın Köprülülü Hamdi Bey hakkındaki notlarından takip edelim.

1915’te Malkara, 1916 yılında Keşan’da Trakya kaymakamlıklarına getirilen Hamdi Bey, 1917 yılında suyun karşı tarafında Edremit’te kaymakamlık görevini ifa eder. Kendisinden önceki kaymakam Hicabi Bey tarafından kurulan Dar’ül Eytam Cemiyeti’nin çabalarına omuz vererek şehit çocuklarına kol kanat gerecek ve 105 çocuğun bu yurtlarda barınmasına önayak olacaktır.

Ayrıca 28 Nisan 1918 yılında Edremit İdman Yurdu’nu kurmuştur. İlçede gazete çıkarılmasına ve basımevinin kurulmasına öncülük etmiştir. İmar planı yaptırmış, kanalizasyon işini ele almış, eğitimle ve öğretimle ilgilenmiş ve idadide (lisede) ders vermiştir. Dar-ül-eytam’a gelir yaratmak için Edremit İdman Yurdu’nu düzenlediği müsamerelere çok büyük katkılar sağlamıştır.

Koprululu-HamdiBeyEdremit’in İtalyanlara verileceği söylentilerinin yayılması üzerine, Köprülülü Hamdi Bey’in öncülüğünde konak önünde düzenlenen protesto mitinginden sonra Edremit’in ileri gelenleri Hamdi Beyin de içinde bulunduğu bir örgüt kurarlar. Bu çalışmalar Hürriyet İtilaf Partisi İlçe Teşkilatının gözünden kaçmaz girişimlerinin sonucu 5 Nisan 1919 yılında görevden alınır. Hürriyet İtilaf Partisi’nin Edremit’in ileri gelenlerini tutuklama kararı, Balıkesir Mutasarrıfı Hilmi Bey’in gayretleriyle sonuçsuz kalır.

Burhaniye Kuva-yi Milliye Komutanlığını bir süre yürüten Köprülülü Hamdi Bey daha sonra Balıkesir Heyeti Merkezi üyeliğine getirilmiştir. Bu arada Türk Ulusu sadece Yunan Ordusu ile değil yerli Rumlarla ve onun işbirlikçileri vatan hainleriylede uğraşmak zorunda kalmıştır.

Kuva-yi Milliye hareketi, Balıkesir Merkez üyesi Köprülülü Hamdi Bey’e ve arkadaşlarma Akbaş Cephaneliği’ni basma görevi verir. Mondoros Mütarekesi ertesinde Fransızlar’ın korumasına verilen ve Türkler’den toplanan silahlardan oluşan cephaneliği, akılcı ve yağdan kıl çeker gibi Çanakkale Boğazı’nın Rumeli yakasından Anadolu yakasına geçirmeyi başarır. Cephaneliği Kuvayi Milliye’cilere ulaştırmasının ardından Biga’ya çekilir.

İstanbul hükümeti işbirlikçisi Aznavur Ahmet ve onun işbirlikçisi “Gavur İmam” lakaplı imam Fevzi kuvvetlerinin Biga’yı işgalleri üzerine Yenice’ye buradan da İnova köyüne geçer. Köprülülü Hamdi Bey, bu işbirlikçi hain çetenin bir grup adamı tarafından ele geçirilerek Biga’ya doğru yola çıkarılır. Yolda eziyetler çekecek, işkenceler görecek, hayatı gurur abideleriyle dolu bu yüksek şahsiyeti küçük düşürmek için üst başı soyularak bir atın ardına bağlanarak dere tepe yol aldırılacaktır. 17 Şubat 1920 günü vücudunda yaşadığı işkencenin derin izlerini şehadetinin Allah’a şükür edercesine delili olarak taşıyarak hayata gözlerini yumacaktır.

Aziz şehidimiz ve arkadaşlarının naaşları beş gün sokak ortasında kalmış, Biga’ya gelen 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzeddin Paşa, Köprülülü Hamdi Bey ve diğer şehitlerin cenazelerini hükümet konağı yanmdaki cami bahçesine gömdürmüştür. Uğruna büyük fedakarlıklar yapılarak ele geçirilen cephanelerde aznavur ve diğer gericilerin eline geçmemesi için Dramalı Rıza Bey tarafından 21 Şubat 1920 günü imha edilmek zorunda kalınmıştır.

Biga, düşman işgalinden kurtarıldıktan sonra bir alay komutanı Köprülülü Hamdi Bey ve aynı dava uğruna şehit olan Yüzbaşı Kani ve İlçe Jandarma Komutanı İsmail Hakkı Bey’in mezarlarını bugünkü yerine, Namazgah mevkiinde bulunan Çanakkale Şehitleri’nin gömüldüğü şehitliğe nakletmiştir.

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail