Karaağaç’ı Yürümek

Edirne merkezden Karaağaç’a yürümek istediğimde, tuhaf şekilde hep aynı güzergahı kullandığımın yeni farkına varıyorum. Selimiye meydanından başlıyorum yürüyüşe, Eski Cami’nin altına kıvrılıyor, oradan Çilingirler caddesi boyunca ilerleyip, Edirne’nin meşhur Saraçlar caddesine çıkıyorum.

Saraçlar’ın cıvıltısı turistik açıdan cezbedici olabilir fakat ben sanırım Çilingirler’in keşmekeşini çok daha seviyorum. Hatta çoğu zaman Çilingirler caddesinin sonundan Saraçlar’a paralel devam eden 50-60 metrelik daracık bir sokak var ki, Terziler sokağı; iki kişinin zar zor geçebildiği, üzerlerine yıkılacakmışçasına yürüyenleri kuşatan sağlı sollu küçük esnaf dükkanlarının bulunduğu bu sokağa dalıveriyorum. Terziler sokağının başında durup, sokağın bitiği noktaya yakın bir mesafedeki Tahtakale Hamamı’nın heybetli kubbesini izlemeye doyamadığımı söylemeliyim. İnanın bana üç-beş metre sağımda akan Saraçlar caddesinden taşan ses ile bu daracık sokağın kendine has sesi, ritmi, atmosferi bambaşka. Ne vakit ki sokak bitip hemen sağımdaki Saraçlar Caddesi’ne çıkıyorum, boğuluyorum. Caddeyi bir an evel katedip Tunca nehri kıyısına varmak için daha bir can atıyorum.

Bu güzergahı izlememin sebebi de bu olmalı sanırım. Önce şehrin tüm kalabalığını, gürültüsünü, keşmekeşini duymak; duymak ki, ardından Karaağaç’ın vereceği huzuru çok daha derinden hissedebilmek…

Set Boyu

Saraçlar Caddesi’nin sonunda yer alan ve şehrin kurtuluş gününden ismini alan 25 Kasım Stadı’nın cephe duvarını tatlı bir kavis yaparak dolanan yol boyunca ilerleyip, tren yolunun altındaki geçide varıyorum. Yol burada hafif bir meyille yükselir. Edirne’yi bilmeyenler veya ilk defa gelenlerin, akarsuların yükselmesi ile şehrin su taşkınlarına maruz kalmasını önlemek için yapılmış bu seti tırmanmadıkça, Edirne’nin merkezini çevreleyen nehirlerden bihaber olmalarını anlayabiliyorum. Fakat ne zaman ki set boyuna çıkarsınız ( nehri sınırlamak ve taşkınlara karşı yerleşim yerlerini korumak için toprak yükseltilerek yapılmış bu setlere halk arasında daha ziyede “sedde” deniyor ), sırtınızı tren yolunun kıyısında bulunan ve restore edilerek önümüzdeki günlerde belediyeye ait nikah salonu olarak açılacak olan eski elektrik fabrikasına verirsiniz; önünüzde önce Tunca nehri, Karaağaç semtine doğru birkaç yüz metre ilerisinde ise meşhur Meriç nehri karşılar sizi.

Set boyunca sağınıza solunuza baktığınızda Edirne’nin avuç içi gibi nispeten çukurda kaldığını daha iyi görürsünüz. Tunca’yı çevreleyen set Gazimihal köprüsüne doğru ilerleyip burada fark edilir bir kavis yaparak önce II. Bayezid Külliyesi’ne, burada bir daha kavislenerek Kırkpınar Er Meydanı denilen Sarayiçi’ne doğru uzanır. Böylelikle Edirne’nin merkezini çepeçevre kuşatır. Meriç nehri ise, birazdan birlikte gezeceğimiz, Edirne’nin bahar bahçe sayfiyesi Karaağaç semtinin sınırlarını çizer.

Karaağaç’a uzanan yürüyüşümüze başlayacağımız bu set üzerinde durup bir süre manzarayı seyretmeyi, şöyle sağlam bir soluklanıp anın tadını çıkartmayı seviyorum. Nehrin sağlı sollu iki yanında salkım söğütler öpüyor suları. Seddenin bu defa tersine alçalıp nehre doğru yaklaştığı noktada Ekmekçizade Köprüsü dikiliyor karşıma.

Edirne merkezinden Karaağaç’a gitmek için Meriç Köprüsü’ne varmazdan evvel Tunca üzerindeki bu köprüden geçilir. Mimar Sedefkar Mehmet Ağa’ya Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından yaptırılan köprü yaygın olarak Ekmekçizade Köprüsü adıyla anılmaktadır. Öte yandan Ekmekçizade Ahmet Paşa’nın görevi sebiyle Defterdar Köprüsü, üzerinde bulunduğu nehir sebebiyle de Tunca köprüsü isimleriyle de anılmıştır.

Yapımına 1607 yılı sonlarında başlanan köprü 1615 yılında tamamlanmış, Defterdar Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından dönemin sultanı I.Ahmet’e hediye edilmiştir. On bir ayak üzerine oturan on gözlü bir köprüdür. Orta yerinde birçok Osmanlı köprülerinde gördüğümüz gibi bir seyir köşkü bulunmaktadır.Edirne’nin başına musallat su taşkınlarından en çok etkilenen ve boğazına kadar sulara gömülen köprü zaman içinde hasarlar görmüş, en son kapsamlı restorasyonunu 2008 yılında yaşamıştır. Yazıtlı bu köşk de hasar görmüş, restorasyon sonrası yenilenmiştir.

Hele de Edirne’ye ilk defa gelenlerdenseniz, köprünün ortasına varıp bu seyir köşkünde şöyle bir durmadan edemezsiniz. Seyir köşkünden Tunca’nın yorgun akan sularına bakıp kendinizi şerefine bu seyir köşkünün yapıldığı sultanlar gibi hissedin bir an için.

İki Köprü Arası

Ekmekçizade köprüsünün karşı kıyısına vardığınızda Tunca’ya neredeyse paralel akan Meriç nehrine kadar ortalama 350-400 metre genişliğinde, Meriç nehri üzerindeki yeni çevre yolundan Bülbül Adası’na doğru kuzeybatı-güneydoğu doğrulturunda yaklaşık 2 kilometre boyunca uzanan bir adacık üzerinde buluruz kendimizi. Adacık diyorum çünkü çoğu kişi buranın haritalarda bir dil ucu, bir yarımada gibi görünüşüne aldanabilir. Oysa yeni çevre yolu köprüsü yakınlarında, Meriç nehrinin fazla sularını Tunca’ya aktaran cılız bir kanal vardır. Bu kanal Dar’ül Hadis Camii önlerindeki tren yolu köprüsü altından Tunca’ya kavuşarak bu kara parçasını bir adacığa çevirir. Adacık yeni çevre yolu köprüsünde iki nehir arasında 550-600 metre genişliğindeyken, bir dil ucu gibi uzanarak Bülbül Adası önlerinde Tunca ve Meriç nehirlerin birleştiği noktada sona erer. İki nehrin kavuştuğu bu noktanın hemen önünde ise şiirlere konu olan o meşhur Bülbül Adası bulunur. Ha bir de, set kodunun altında kaldığı için su baskınlarına maruz kalıp hazin bir sona sürüklenen, Edirne’nin en mahzun Osmanlı camisi; Kasım Paşa Camii…

Meriç ve Tunca arasındaki bu adacık Edirneliler tarafından “İki Köprü Arası” olarak bilinir. Daha çok yeme içme üzerine turistik mekanlar, kır bahçeleri, aile çay bahçeleri ile bazı kamu kuruluşlarının sosyal tesisleri bu adacık üzerinde yer alır. Hanedan Restaurant,  Dönertaş Davet Bahçesi, Arslanlı Bahçe, Ağa Köşkü Mangal Başı, Balıkçı Özcan, Çınar Et Balık Restaurant, Arzum Restaurant, Roma Pastanesi, DSİ Sosyal Tesisleri, Öğretmenevi Sosyal Tesisleri, Trakya Üniversitesi Sosyal Tesisleri…

İki Köprü Arası’na gelmişken size bir tavsiyem olabilir. Karaağaç’ı yürüyerek kat etmek kadar keyifli bir bir başka etkinlik, bisiklet kiralamak… Burada bisiklet kiralayan yerleri görürsünüz. Karaağaç’ı bisikletle keşfetmekten eminim ki çok da keyif alırsınız.

Yol İki Köprü Arası denilen bu mevkinin sonunda, Tunca’yı gölgede bırakan Meriç nehri dikilir karşınıza. Ve tabi, boynundaki gerdanlık; Meriç köprüsü…Bu azametli nehrin kendisinden mi, yoksa onu aşarak kollarının diğer ucunu Karaağaç’a uzatan taş köprüden mi etkilendiğinizi ayırt edemezsiniz.

Meriç köprüsü halk arasında Yeni köprü adıyla da anılır. Bu isim verme Osmanlılar’da bir gelenekti. Şehirde yeni bir yapı yapıldığında, bir cami, bir köprü, bir bedesten vb…son yapılan cedit ( yeni ) bir önceki atik ( eski ) lakabıyla tamlanırdı. Saray-ı cedit ( Yeni saray ) Saray-ı Atik ( Eski saray ) gibi…

Edirne’nin tarihi köprüleri ve pek tabi ki Meriç köprüsü hakkında daha fazla bilgiyi, daha önce sayfalarımızda yer verdiğimiz; Şehrin Gerdanlıkları; Edirne Köprüleri isimli içeriğimizde bulabilirsiniz.

Biz şimdi sizinle bu azametli köprüyü ve nehri aşıp, Karaağaç yolculuğumuzun asıl durağına adım atalım.

Karaağaç Hakkında…

Selimiye meydanını Edirne için merkez kabul edecek olursak; Karaağaç, Edirne’nin güneybatısında, şehir  merkezine yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta bir mahalle yerleşimidir. Buna rağmen, şehirden nispeten uzak oluşu, kendine has mimarisi, doğası ve insan dokusu ile ayrı bir yerleşim, başı başına bir köy havası taşır. Hoş, zaten bu yüzdendir ki Karaağaç Edirneliler için şehrin sayfiyesi, soluk alınacak kaçış noktalarından biri olarak görülür.

Bu bölgenin Osmanlı’dan öncesi hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Traklar kabilelerinden Odrisler’in Arda, Tunca ve Meriç nehirlerinin birbirine en çok yaklaştığı bu bölge civarında yerleştiği, Edirne’nin ilk yerleşiminin Karaağaç civarı olduğu görüşü göz ardı edilemese de daha fazla arkeolojik bulguyla desteklenmeye muhtaçtır.

Tarih içerisinde Orestia-Orestiada gibi isimlerle anılan bölgeye ait bildiklerimiz Osmanlı döneminde çok daha netleşir. Edirne’yi fetheden I. Murat ve ardından gelen Yıldırım Bayezid dönemi akıncılarından Timurtaş Paşa‘ya gazlardaki yararlılıklarından ötürü Karaağaç mevkii has olarak verilir. Abdurrahman Hibri “Enis’ül Müsamirin” adlı eserinde bu bölgenin bağlık bahçelik hallerinden, yakınlarında bulunan Timurtaş ( Demirtaş ) çiftliği ve etrafında gelişen bir köyden bahseder. Bu eski yerleşimden günümüze ulaşabilen tek yapı ise Karaağaç’tan Bosnaköy’e giden yolunun birinci kilometresinde bulunan ve geçtiğimiz yıllarda Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nce onarılan Demirtaş Camii’dir.

On yedinci yüzyıl gezginlerinin seyahatnamelerinde bu bölgeden sıkça bahsetmişler, ki bunlardan biri Fransa sefirinin yanında seyahat eden Antonie Galland’dır; 1672’deki Edirne seyahatlerinde Meriç’in Karaağaç kıyısında bulunan Timurtaş Konağı’nda ağırlandıklarını kayda geçmiştir. Bu durumu Dr Rıfat Osman “Edirne Sarayı” isimli eserinde, Sultan IV. Mehmet’in bu köşkü yabancı sefirlere tahsis ettiğini söyler. Aynı dönemin sonlarında bölgeye gelen İngiliz gezgin Dr. John Covel da Karaağaç’ın demografik ve sosyal yapısından ayrıntılar vererek seyahatini kaleme almıştır.

Osmanlı hükümetinden kapitülasyonlarla ayrıcalıklar alan yabancı tüccarlar, 19. yüzyıl sonlarında Karaağaç’ı tam bir cazibe merkezine dönüştürür. Dönemin Avrupa devletlerinin bazılarının konsoloslukları açılarak vatandaşlarının ticareti kolaylaştırılır. Sosyo-ekonomik yapısı hızla değişen Karaağaç’ta azınlıklara ait dini, sosyal ve ekonomik yapılar bir bir yükselmeye başlar. Çehresi bir anda değişen Karaağaç aynı zamanda bir eğlence merkezi haline dönüşerek “Edirne’nin Küçük Paris’i” diye anılmaya başlar. Bu hızlı gelişmede Şark Demiryolları şirketinin Balkanlar’dan payitaht İstanbul’a uzanması planlanan Rumeli Demiryolları ağının bir kolunun Edirne’den geçiyor olmasının payı büyüktür.

Balkan Savaşları sonrası Karaağaç önce Bulgar, ardından Yunan işgaline uğrar. Kurtuluş Savaşı sonrası gerçekleştirilen Mudanya Ateşkes Antlaşması ile 25 Kasım 1922’de Edirne geri alınsa da Meriç’in karşı kıyısındaki Karaağaç’ın kaderi Lozan görüşmelerinde belirlenecektir. Yapılan görüşmelerin ikinci turu sonrası Yunanistan savaş tazminatını ödeyemeyeceğini bildirerek, Meriç’in batısında bulunan Karaağaç ve Bosna köyü yerleşimlerini 24 Temmuz 1923’te düzenlenen ek protokolle Türkiye’ye iade etmeyi kabul edecektir. Karaağaç’ın Türklerce geri alınması ise 15 Eylül 1923 yılına kalacaktır.

Karaağaç’ı Yürümek

Meriç köprüsünün sonunda nihayet Karaağaç karşılar bizi. Aslında Karaağaç derken Karaağaç ve Bosna köyü yerleşimleri ile Meriç nehrinin sınırlarını çizdiği bu iki yerleşim arasında kalan geniş tarım arazilerinin olduğu bir bölgeden bahsediyoruz aslında. Bölgeye adını veren ve Lozan caddesi sonundaki Karaağaç yerleşimi ise Meriç köprüsüne iki buçuk kilometrelik bir mesafede bulunur.

Meriç köprüsünün hemen bitiminde, köprü ayağının sol yanında, günümüzde kafe tarzı bir yeme-içme mekanı olarak kullanılan yapı hemen dikkatinizi çeker. Teraslanmış bahçesi ile Meriç Nehri’nin, üzerindeki o muhteşem köprünün ve gerisindeki Edirne siluetinin en keyifli manzarasına ev sahipliği yapan bu yapı günümüzde Protokol Evi adıyla anılıyor.

19.yüzyılın son çeyreğine tarihli yapı bir ileri jandarma karakolu ve eski tren garının bir kolu buradan geçtiği için bir gümrük muhafaza istasyonu olarak kullanılmış. Fransız mimari esintisine sahip yapı uzun yıllar bakımsız kalmış, Edirne’nin unutulmaz valisi rehmetli Fahri YÜCEL zamanında restore edilerek kent dokusuna kazandırılmış. Mülkiyeti Edirne Belediyesi’ne ait olan yapı günümüzde özel işletme eliyle Edirnelileri ve Edirne’yi ziyaret edenleri ağırlıyor. Karaağaç’a gelmişken mutlaka bahçesinde kendinize bir masa bulup manzaranın tadını çıkartın.

Köprünün hemen sonunda yol ikiye ayrılır. Protokol Evi’nin solundan ayrılan yol, nehir boyunca bağlar, bahçeler içeri bir manzara ile yaklaşık 5 kilometre uzaklıktaki Bosna köyüne doğru uzanır. Sağından ayrılan Arnavut taşı döşeli yol ise bizi önce Karaağaç’a oradan da Pazarkule sınır kapısına ulaştırır.

Köprünün bitiminin hemen karşısında görkemli ve bir o kadar da zarafetli Hacı Adil Bey Çeşmesi tüm zarafetiyle salınır. Edirne’nin meşhur valilerinden Hacı Adil Bey tarafından 1904 yılında yaptırılan çeşme, Istranca Dağları’nda Bulgar eşkıyalarca şehit edilen oğlunun hatırasına yapılmıştır. Kesme tüf taş malzeme ve mermer kullanılarak yapılmış, dört yüzlü, hazneli bir meydan çeşmesidir. Kare planlı bir temel üzerinde 5.20 metre yüksekliğinde, 4.75 metre eninde inşa edilmiştir. Ahşap saçaklarla çeşme kütlesinden dışa taşan çatı kurşunla kaplanmıştır ve en üstte alemi bulunur.

Hacı Adil Bey Köprüsü’nün hemen yanındaki küçük döner kavşakta faytonculara rastlarsınız. Arnavut taşı döşeli Lozan Caddesi boyunca Karaağaç’a faytonla yapacağınız “tıngır mıngır” bir yolculuk keyifli bir deneyim olabilir. Yalnız, sizi pazarlık yapmanız konusunda uyarmış olalım. Yoksa aynı güzergaha “Allah ne verdiyse” fiyat biçen turizm simsarı faytoncularla hemhal olabilirsiniz. Maalesef gelenleri bu konuda güvende hissettirecek bir denetim veya tarife yok.

Lozan Caddesi’nin ilk yüz elli, iki yüz metresi geliş ve gidiş yönlerini ayıran küçük bir adacık ile bölünmüştür. Sonrasında yol birleşerek Karaağaç’a kadar iki buçuk kilometre boyunca uzanır. Meriç Nehri’ne kıyısı olan sağ tarafta daha çok yeme-içme mekanları, çay ve davet bahçeleri ile rekreasyon alanlarına ev sahipliği yapar. Yolun sol kesiminde de böylesi kır bahçelerine rastlarsınız fakat bu kesimde daha çok Karaağaç’ın meşhur bağlarını, bahçeleri, bostanları bulunur. Çok sayıdaki anıt ağaç, sağlı sollu uzanarak yolu gölgeler.

Yolu bölen bu adacığın Karaağaç yönünde, ucunda 26 Mart 2017’de, şehit edildiğinin 104. yılında buraya yerleştirilen Şehit Ressam Hasan Rıza heykeli dikkati çeker. Hasan Rıza az sayıda fakat çok bilinen eserler vermiş, kendinden önceki kuşaktan Hüsnü Yusuf, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid ile kendi kuşağından Hoca Ali Rıza, Hüseyin Zekai Paşa ve Halil Paşa gibi asker ressamlar kuşağının bir üyesidir. 1860 yılında İstanbul Üsküdar’da doğan Hasan Rıza 1881 yılında Bahriye’den mezun olmuştur. Mezun olmazdan evel 1877 Osmanlı Rus Harbi’ne gönüllü katılmış, burada koruma için bir  İtalyan gazeteci-ressamın emrine koruma olarak verilmiştir. Savaş sonrası bağını kopartmadığı bu İtalyan ressamın yardımlarıyla on yıl boyunca Roma, Napoli ve Floransa’daki resim atölyelerinde, iki yıl da Mısır’da resim ve sanat tarihi üzerine çalışmalar yapar. Memlekete döndüğünde Bahriye’ye dönmeyip, kendini tamamen resme verebilmek için Edirne Karaağaç’ta bir atölye kurup çalışmalarına burada devam eder. Edirne’de Sanat Okulu’nda müdürlük yapan Hasan Rıza, eserlerinin çoğunu bu okulda görevi sırasında yapmıştır.

Hasan Rıza özellikle Osmanlı’nın önemli askeri zaferlerini resmettiği tabloları ile meşhurdur. Viyana Kuşatması, Belgrad Meydan Muharebesi, Eğri Kuşatması, Mohaç Meydan Muharebesi gibi eserlerin arasında İstanbul’un fethi konseptli çalışmalar başka bir yerde durur. “İstanbul’un Kuşatılması İçin Fatih’in Gemilerin Karadan Denize İndirilmesine Nezareti” ile “Fatih’in Edirne’den İstanbul’a Yürüyüşü” tabloları İstanbul deniz Müzesi’nde ziyaret edilebilir. Hasan Rıza’nın en enteresan ve bilindik eserlerinden biri 1899′da, kendisini, çizdiği tablonun kahramanlarından biri olarak resmettiği, Fatih Sultan Mehmed’in Topkapı’dan İstanbul’a girişini betimleyen eserdir. Fatih’in bindiği kıratın hemen yanında, elinde tüfek olan yeniçeri muhafızı tabloyu yapan ressam Hasan Rıza’dır.

Şehit Ressam Hasan Rıza, Balkan Savaşları sırasında Karaağaç yönünden gelerek Edirne’yi işgal etmeye başlayan Bulgar askerlerince şehit edilmiştir. Türk resim sanatının önemli isimlerinden olan ressam, Bulgarlar’ın Karaağaç’ı işgal etmeye başladıklarının haberini alınca atölyesindeki resimleri kurtarmak için buraya koşmuş, şimdi kendisinin de yattığı Jandarma Şehitliği yakınlarındaki karakol binası yakınlarında vahşice şehit edilmiştir.

Nehir Boyunda Seyir; İzzet Arseven Kent Ormanı

Yukarıda bahsettiğimiz üzere, Meriç Nehri kıyısında ve Karaağaç’a uzanan yemyeşil bahçeler boyunca uzanan yol üzerinde kır ve davet bahçesi konseptli çok sayıda yeme-içme ve eğlence mekanı bulunur. Emirgan Çay Bahçesi, Bade Restaurant, Villa Restaurant, Lalezar, Queen, Hayal Bahçesi, Bizim Bahçe Kahvaltı Salonu, Yeşil Sera Cafe, Limon Cafe Restaurant bunlardan en dikkat çekenleri. Çok daha fazlasını ise Karaağaç mahallesinin huzur dolu atmosferinde bulacağız.

Edirneliler’in özellikle hafta sonları ilgi gösterdikleri yerlerden biri de İzzet Arseven Kent Ormanı. Söğütlük olarak da bilinen bölge, yüksek ağaçlarla kaplı, içerisinde çeşitli işletmeler, sosyal tesisler, spor alanları ve çocuk parkları gibi donatıların bulunduğu bir rekreasyon alanı olarak düzenlenmiştir. Çeşitli dönemlerde özel işletmeler eliyle yönetilmeye çalışılan Orman ve ve Su İşleri Bakanlığı’na ait 250 dönüm üzerine kurulu kent ormanı 2016 yılında 29 yıllığına Edirne Belediyesi’ne devredilmiştir. Buna rağmen kent ormanındaki düzenleme çalışmalarında gecikmeler yaşanmış, bu yazının kaleme alındığı Nisan 2017 itibarıyla hala tam manasıyla hizmete açılamamıştır.

Kent Ormanı’nın İzzet Arseven ismiyle anılmasının özel ve bir o kadar hazin bir hikayesi vardır. Dönemin DYP İl Başkanı olan İzzet Arseven, halkın ücretsiz kullanımında olan bölgenin bir ihaleyle oldu bittiye getirilerek özel işletmeye geçmesine, bu yolla kent ormanında yaşanabilecek doğa tahribatı ile halkın kamu alanlarından yararlanma hakkının kısıtlanacağına karşı çıkarak, ihalenin iptalini ister. Edirne Valiliği’nce bahse konu ihale 1995 yılında iptal edilir. Gelgelelim bu olay İzzet Arseven’in bir restoranda yemek yerken vurulmasına sebep olacaktır. Edirneliler bu elim olayı bir şehitlik mertebesinde değerlendirecek, onun hatırasına Söğütlük Kent Ormanı, İzzet Arseven Kent Ormanı olarak anılacaktır. Hatta zaman zaman bu kent ormanının adı değiştirilmek istense de bu durum Arseven’in hatırasına saygısızlık olarak değerlendirilerek, sürekli bir tartışma konusu olacaktır.

Jandarma Şehitliği ve Anıtı

Karaağaç’a uzanan yolun başında rastladığımız Şehit Ressam Hasan Rıza’nın hikayesinde bahsettiğimiz Jandarma Şehitliği, İzzet Arseven Kent Ormanı’nın hemen bitimininde yer almaktadır. Şehitliğin hemen karşısında, şehitliğe adını veren, günümüzde özel şahıs mülkiyetinde bulunan ve bir hayli bakımsız bulunan eski jandarma karakolu bulunur. Protokol Evi örneğinde olduğu gibi Fransız esintileri taşıyan yapı, 1800’lerin sonunda bir ileri karakol binası olarak yapılmıştır.

1912-1913 Balkan Savaşı Edirne savunmasında, Meriç nehrinin güney batısındaki Maraş bölgesi ile güneyindeki Karaağaç bölgesi “Güney Cephesini” oluşturur. 5 aylık savunma süresince Bulgar ve Sırplar Edirne’yi alma yönünde bu cepheden sonuç almayı amaçlamışlardır.

Güney cephesinde birliklerimizin büyük bir çoğunluğunu teslim alan Bulgar birlikleri güneyden Karaağaç yönünden şehre girmeye başlarlar. Şehitliğin bulunduğu yere yaklaştıkları sırada Jandarma Karakolu ve çevresinde mevzilenmiş bulunan Türk Jandarmaları ve Güney cephesinden çekilen askerlerin ateşi ile karşılaşırlar. 9 Türk Jandarması Bulgar birliklerini 3 saat boyunca son mermilerine kadar savaşarak durdurmuşlar ve 26 Mart 2013 tarihinde burada şehit olmuşlardır.

Ressam ve öğretmen olan Hasan Rıza Bey evinde eşi bulunmayan silah koleksiyonları ve eşsiz resimlerini yağmadan kurtarmak için evine gitmek istemiş, yolda Bulgar askerlerince yakalanmış, 28 Mart 1913 günü süngülenerek şehit edilmiştir. Türk tarihine ilişkin bir çok eşsiz tablosu bulunan Hasan Rıza Bey’in mezarı da bu şehitlikte yer almaktadır. Şehitliğe sonraki yıllarda da birkaç defin daha gerçekleştirilmiştir.

Jandarma Şehitliği Anıtı, Bulgar işgalinden sonra, 1915 yılında Vali Hacı Adil Bey’in önderliğinde ortaya çıkan anıt fikrinin, mimar Talat Bey ve Fransız bir mühendis tarafından uygulanması ile ortaya çıkmıştır.

Karaağaç’ın Bağları, Bahçeleri

Karaağaç’a uzanan yol yemyeşil bağlar, bahçeler, bostanlar arasından cetvelle çizilmişçesine bir çizgi misali uzanıyor. Yolun bir yanında ana yola bir bisiklet yolu eşlik ediyor. Yol boyunca derme çatma tezgahlarda Karaağaçlı üreticilerin tazecik sebze, meyve ve bu ürünlerden yapılan kışlık ürünlerini bulabiliyorsunuz. Çünkü Karaağaç, Meriç ve Tunca’nın taşkınlarla yığdığı alüvyonlarla zenginleşmiş bereketli topraklar üzerinde bulunuyor. Büyüklü küçüklü parsellerde çiftlik evleri hemen göze çarpıyor. Öte yandan tarım alanında yetkili devlet kuruluşlarının tohum ıslah ve üretim faaliyetleri için parsellenmiş arazileri, arazinin başına dikilmiş tabelalarından hemen ayırt edebiliyoruz.

Ben yol boyunca yürüyüşüme devam ederken, yörenin rağbet gören körpecik ıspanağının sökümünü yapan üreticilere çokça rastladım. Karaağaç’ın çalışkan üreticileri ürünlerini mahalle aralarındaki semt pazarlarına yahut civar yerleşimlere ulaştırmak için hummalı bir gayret içindeydiler. Fakat mevsim ilerledikçe her türlü meyve sebzenin en halisini, en temiz ve bereketlisini bulacağınızı, değişik zamanlarda yaptığım diğer Karaağaç seyahatlerimden tecrübeyle garanti edebilirim.

Karaağaç’ta üretilen ürünlerin önemli bir kalemini ise Edirne’nin meşhur ciğer tavasının beraberinde sunulan, bir o kadar meşhur acı sivri biberi oluşturuyor. Yörede üretilen biberler öylesine rağbet görüyor ki, çok miktarda üretilen biberleri güneşte kızartılıp kurutulmak üzere, iplere dizilmiş halde şehrin pek çok sokağında görebiliyorsunuz. Çoğu iki katı geçmeyen kenar mahallelerde bu tabloya çok rastlamışımdır. Balkonlardan neredeyse sokağa kadar sarkıtılan biberlerin kırmızıya kesmiş dizgileri arasında evleri görmek bile mümkün olmayabiliyor. Hatta ciğerciler Karaağaç’ta üretilen biberleri almak için öyle bir yarışa giriyorlar ki, hasat dönemiyle birlikte bir çeşit yerel borsa işlemiyle bu biberlere sahip oluyorlar. Karaağaç’ta üretilen bu acı sivri biberler, kurutulduktan sonra ciğer tava eşliğinde sunuldukları için halk arasında bu isimle; “ciğer biberi” olarak anılıyor.

Karaağaç’ta dikkat çeken bir diğer tarımsal üretim ise, ileriki yıllarda ciddi bir farkındalık yaratacağının sinyallerini şimdiden veren lavanta üretimi. Trakya Tarımsal Araştırma Enstitüsü’nün 2015 yılında 10 dekar alanda başlattığı çalışmalar, diğer üreticilere de ilham olmuş gözüküyor. Bugün yeni katılan üreticilerle 100 dekar alanın üzerinde alanda lavanta üretimine ulaşılmış. Fransa ve Bulgaristan sektörün en büyük üreticileri. Ülkemizde ise Isparta dolaylarında ilham verici çalışmalar var. Bulgaristan’dan ithal edilen fidelerle başlanan üretim sonucu Trakya Tarımsal Araştırma Enstitüsü şimdi kendi çiftçisine fide üretir hale gelmiş. Katma değeri yüksek lavanta yağının 1 litresi 100 Euro üzerinde bir fiyata satılıyor ve dekar başına 10-12 litrelik yağ üretilebiliyor.

Nihayet Karaağaç

Meriç Köprüsü’nden başlayan iki buçuk kilometrelik seyrine doyulmaz yolun sonunda Karaağaç mahallesinin sınırını çizen ve cılız akan bir derenin üzerinde bulunan köprünün başında buluyorum kendimi. Köprü başındaki tabelalar Yunanistan’la aramızdaki sınır kapılarından biri olan Pazarkule’nin sadece dört kilometre uzakta olduğunu haykırıyor.

Köprünün karşısındaki döner kavşağın ortasında Karaağaç’ın simgesi olan su değirmeni hemen dikkatleri çekiyor. Sağa doğru mahallenin sınırlarını çizerek uzanan yol Pazarkule’ye, sola uzanan yol ise az önce üzerinden geçtiğimiz derenin paralelinde uzanarak sınırı korumakla görevli askeri birliklerin arasından, yörenin bir diğer yerleşimi olan Bosna köyüne doğru uzanır. Eğer ki, döner kavşağın tam karşısındaki yolu tercih edecek olursanız, ağaçlarla, Karaağaç’ın karakteristik tarihi evleri ve şirin kafeleri ile çevrili keyif dolu güzergah bizi eski Edirne Tren Garı ve Lozan Anıtı’nın olduğu Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yerleşkesi’ne ulaştıracaktır.

Karaağaç bir mahalle midir, bir köy müdür yoksa bir semt midir; kime sorsanız cevabını tam veremez herhalde. Çokta umursamayın ve Edirne’yi suyun karşı tarafından seyreden bu keyif dokunun tadını çıkartmaya bakın.

Ben, Edirne’yi ziyaret eden her canlının (!) eninde sonunda gitmeyi isteyeceği, o meşhur Tarihi Edirne Tren Garı’na hemen varmak yerine, Karaağaç’ın sokaklarına dalarak kaybolmayı yeğliyorum. Ama öncesinde Pazarkule’ye kıvrılan yolun hepi topu 200 metre ilerisinde, sol tarafta rastlayacağınız, Dr. Bahattin Öğütmen Konağı‘nda bir parça soluklanmak ve dilimi damağımı şenlendirmek istiyorum.

Karaağaç’ta Tarihi Bir Konakta, Bir Lezzet Durağı

Dr. Bahattin Öğütmen Konağı, hemen karşısındaki tarlanın ortasında bugün sadece yükselen bacasını görebildiğimiz ipek, mefruşat fabrikasının İtalyan sahibinden, işgal yıllarında Rumlar’a geçen; caddenin kenarından her geçtiğinde “Keşke benim olsa !” diye iç geçiren Dr. Bahattin ÖĞÜTMEN‘in rüyalarını süslerken, Rumların gidişinden sonra 1924 yılında sahibi olduğu; Edirne’nin ilk kadın pratisyen hekimi, aynı zamanda kadın doğum uzmanı, Edirne’nin “Saadet Abla”sı, Dr. Saadet YARDIM‘ın 1927’den 1956’ya kadar genç kızlık ve ilk yetişkinlik yıllarını geçirdiği; Edirne’nin efsane valisi, rahmetli Fahri YÜCEL‘in girişimleriyle yeniden kent belleğine kazandırılan ve günümüzde Tulipa adıyla Osmanlı Mutfağı’ndan lezzetler damıtan turistik bir mekan. Mekan, Edirneliler tarafından çok sevilen Dr. Saadet YARDIM’ın ( Dr. Bahaattin Öğütmen aynı zamanda Saadet hanımın eniştesidir ) burada yaşamış olmasından sebep “Doktor Saadet Hanım Konağı” olarak da anılıyor.

Konak bodrum üzerine iki kat olarak ahşap doku ağırlıklı inşa edilmiş. Çeşitli zamanlarda benzer maksatlarla işletilmeye çalışılmış Dr. Bahattin Öğütmen Konağı, günümüzde Osmanlı Mutfağı lezzetlerini de tadabileceğiniz, geniş bahçesinde çeşitli davet ve organizasyonlara da ev sahipliği yapan keyif dolu bir mekan. Günümüzde Tulipa adıyla ( Tulipa “lale” manasına geliyor ve Osmanlı lalesinden ilhamla bu adı aldığını söylemeliyiz ) hizmet veriyor. Ben yine de onun yaşanmışlıklarla dolu hatırasına hürmetle Dr. Bahattin Öğütmen Konağı adıyla anmayı tercih ediyorum. Ne yalan söyleyim, ben mekanın -her ne kadar iyi niyetli bir girişim olsa da- Tulipa adını öyle kolay kolay dile yerleştirebileceğine pek ihtimal vermiyorum.

Konağın içini müşteri olmadığı müddetçe ziyaret edebiliyor ve o dokunun hazzına varabiliyorsunuz. Zira Osmanlı mutfağından devşirilen lezzetleri oda oda düzenlenmiş, gruplara özel sofralarda sunuyorlar. Bunun için mönü belirleyerek önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Öyle geldiğiniz anda mönüdeki lezzetleri tatmanız pek mümkün değil. Bu bir handikap gibi görünse de, Osmanlı mutfağından lezzetlerin malzeme zenginliği ve hazırlık aşamalarının gerektirdiği zamanlama önem taşıyor. Öyle, esnaf lokantalarının tezgahlarında her dakika salınan lezzetler değiller nihayetinde. Edirne mutfağına da işaretlenmiş olan, Osmanlı mutfağının özel lezzetleri sütlü badem çorbası, zirva, mutancana gibi lezzetleri bulabiliyorsunuz. Ben önceden rezervasyonum olmadığı için bu lezzetleri tadamıyorum fakat bahçede nefis bir sakızlı muhallebi ile bir keyif kahvesi ile yorgunluğumu atma fırsatı yakalıyorum.

Dr. Bahattin Öğütmen Konağı’nın hemen karşısında, tarlanın iç kesimlerinde eski bir yapıya ait bir baca yükseliyor. Bahattin Öğütmen Konağı’nın ilk sahiplerinden olan ve yukarıda bir parça bahsettiğimiz İtalyan girişimciye ait ipekli mensucat fabrikasından geriye kalan tek iz bu baca. Fabrika daha sonra Bulgar ve Yunan işgalcilerin eliyle işletildikten sonra kaderine terkedilmiş.

Huzur Dolu Karaağaç Sokakları

Bahattin Öğütmen Konağı’nda soluklandıktan sonra yola devam ediyorum. Bir müddet daha Pazarkule’ye uzanan cadde boyunca ilerleyip Karaağaç Eski Cami’ye kadar yürüyorum. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan Karaağaç Eski Cami aslında 1923 yılında camiye dönüştürülmüş bir konut olarak planlanmış. Girişinde bir asma katı ve bir de bodrumu bulunan yapı işgal yılları sonrası Karaağaçlılar’ın dini ihtiyaçlarını karşılamak için camiye dönüştürülmüş. Dikdörtgen planlı, kırma çatılı cami en son 2008 yılında restore edilmiş.

Hemen caminin yanından Karaağaç’ın, genellikle iki blok bahçeli ev sonrası paralel dizilmiş, bu paralel dizilişi aynı şekilde dik kesen sokaklarına dalıyorum. Bütün sokaklar ip gibi uzanıyor. Bir uçtan diğer ucu görebiliyorsunuz. Evler en fazla iki katlı ve hemen hemen hepsinin bahçesi var. Öte yandan sokak aralarında, mübadeleler ile buradan göçmüş azınlıkların izlerini taşıyan eski Karaağaç evlerine de rastlıyor olmanız sürpriz değil, bu dokunun baskın bir öğesi. Çoğunun içerisinde hala hayat var olsa da, ki ben tarihi eserlerin tek bir çivi çakmadan değil yaşanarak korunacağına inananlardanım, bazı tarihi evler zamanın ve doğanın tahribatına açık halde salınıyorlar. Fakat öylesine renkli, öylesine incelikliler ki, sokaklar arasında dolaşırken kendinizi kaybediyorsunuz. Merak etmeyin, her ne kadar her sokak diğerine benzese de kaybolmanız mümkün değil. Ötelerde, evlerin üzerinden kendini belli eden Lozan Anıtı, varmanız gereken yeri işaret etmeye yetiyor da artıyor bile.

Tarihi Karaağaç evleriyle bezeli bu şirin sokaklar boyunca dolaşırken kafanızı kaldırıp sokak tabelalarına bir göz atmanızı tavsiye ederim. Nasıl da insana huzur hissi veren sokak isimleri onlar ? Bahariye, Felahiye, Ferahiye, Suadiye, Arifiye, Selahiye, Fevziye, Helasiye, Hamidiye, Sakız sokak, Sefa sokak…

Bu bahar bahçe sokaklar arasında dolaşırken kendimi Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne ait, Karaağaç yerleşkesinin ve Lozan Anıtı’nın bahçe duvarları boyunca uzanan İstasyon Caddesi’nde buluyorum. İstasyon Caddesi ile girişteki su değirmeninden bu yöne uzanan Karaağaç Caddesi’nin kesiştiği noktada yerleşkenin ana giriş kapısı bulunuyor. Özellikle buraya yakın sokaklar boyunca üniversiteli gençlerin ve artık turistik hale gelmiş yöreyi ziyaret eden turistlerin ihtiyacına karşılık veren, çok sayıda kafe ve bistro tarzı yeme-içme mekanı buluyorsunuz. Yerleşkenin ana giriş kapısına ve gerisindeki meşhur Tarihi Edirne Tren Garı binasına bakan Bomonti, soluklanmak ve bu dokuyu hissedebilmek adına en sevdiğim mekan.

Trakya Üniversitesi Karaağaç Yerleşkesi

Karaağaç’a gelenlerin en fazla görmek istedikleri, daha doğrusu gelenlerin mutlaka görmek istedikleri yer şüphesiz eski tren garı, dolayısıyla garın arkasında bulunan nostaljik kara tren ve Lozan Anıtı’dır. Gezi grupları ana kapıdan girerler, hemen karşıdaki eski tren garı binası önünde fotoğraf çekilip yol boyunca Lozan anıtına doğru ilerlerler ve gar binasının arkasındaki kara tren önünde fotoğraf çekilirler. Her şey biter.

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi yerleşkesi içerisinde sadece bu popüler alanları görüp, yerleşkenin geri kalan kısımlarını görmemenin, bu bölgeyi farklı ayak izleriyle dolaşmamanın ve başka açılardan seyrine dalmamanın haksızlık ve kolaycılık olduğunu düşünenlerdenim. Bu sebeple sizi benim ayak izlerimle bir yolculuğa çıkartıp, Karaağaç’ın bu en popüler kesimini farklı açılardan görmeye davet ediyorum.

Şöyle ana kapıdan bir girin. Şimdilik, önünde durduğunuz meydanın tüm panoramasına hakim, o heybetli gar binasının büyüsüne kapılmadan beni takip edin. Çünkü buradan ayrılırken aklınızda son kalan görüntünün o olmasını istediğim için, şimdilerde Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılan eski tren garını sona saklıyorum.

Bir “Müzeler Bahçesi”

Karaağaç caddesinin İstasyon caddesi ile kesiştiği noktada yer alan ana girişte, solda, güvenlik kulübesinin hemen gerisinde, yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı ziyaretçilerin gözden kaçırdığı, çok önemsediğim bir yapı var. Burası Trakya’nın yakın tarihinin derin hafızasına ev sahipliği yapan; Milli Mücadele ve Lozan Müzesi.

Lozan anıtının 19 temmuz 1998 yılında açılışıyla birlikte İsmet İnönü’nün Lozan görüşmelerine dair bilgi, belge ve hatıratlardan oluşturulmuş, nispeten cılız kalmış sergileme; Trakya’nın Kurtuluş Savaşı yıllarına dair yaşananları konu edinen bilgi, belge ve dokümanların müzecilik eksenli yeni bir sergileme anlayışıyla birleştirilerek, 19 Nisan 2016 tarihinde bu yeni yerinde, yeniden yorumlanmış. Müzedeki sergileme planı şu şekildedir :

Giriş Kat : Milli Mücadele Bölümü

Koridor : Mili Mücadele kronolojisi, Mondros Mütarekesi, Sevr Anlaşması ve Lozan haritalarının bir arada sergilenmesi.
A Odası: Biyografiler; Trakya’da Milli Mücadeleye katılmış, Trakya PaşaeliMüdafa’a-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kuruculuğunda bulunmuş ve hizmet etmiş kişilerden bazılarının hayat hikâyeleri ve resimlerinden oluşmaktadır. Bu kişiler şunlardır: M. Şevket Dağdevirenzade, Kasım Yolageldili, M. Şeref Aykut, Faik Kaltakkıran, Cafer Tayyar Eğilmez, Şevket Öndül.
Trakya demiryolları haritası ve istasyonların önce Fransız daha sonra da Yunan askerlerince işgali, Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin kurulması ve bölgede teşkilatlanması ile ilgili bilgi, belge ve materyaller.
B Odası: Milli Mücadele dönemi Edirne mitingleri, Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin ve Trakya’nın Anadolu ve Rumeli Müdafa’a-i Hukuk Cemiyetine bağlanması, Cemiyet tarafından vilayet idaresine el konulması, Trakya Kongreleri (Lüleburgaz ve Edirne Kongresi), Milli Mücadele dönemi Edirne gazeteleri hakkında bilgi ve belgeler.
C Odası: Trakya’nın işgaline karşı alınan bazı tedbirler, Trakya’nın Yunan askerlerince işgali ve Cafer Tayyar Paşa’nın esareti, işgal dönemi Yunan mezalimi ve protestolara dair yazışmalar, işgal dönemi hatıraları, sürgün edilenlere dair mektup, belge ve resimler.
D Odası: Trakya’nın kurtuluşuna giden yol; Anadolu Zaferi, Milli Mücadeleye hizmet edenler, Trakya Milis kuvvetleri, Mustafa Kemal Paşa’nın Trakya davasının kazanılmasına olan inancı ve katkısı, Mudanya Mütarekesi ve Trakya’nın tahliyesi için yapılan hazırlıklar belge ve resimlerle anlatılmaktadır.

Birinci Kat: Trakya’nın Kurtuluşu ve Lozan Bölümü

Koridor: Lozan Kronolojisi, Edirne Vilayeti haritası ve 1914 nüfus bilgileri.
F Odası: Trakya’nın kurtuluşu; Trakya Kumandanı Refet Bele ve Edirne Valisi Şakir Kesebir hakkında bilgi, Trakya jandarma teşkilatı, mülki görevlileri ve Trakya’nın Türklere devir teslimi ve özel olarak da Edirne’nin kurtuluş günü 24-25 Kasım 1922’de yaşananlara dair bilgi, belge ve resimler.
G Odası: Lozan Konferansı ve Barış Antlaşması; Lozan delegasyonu ve görevlileri resimleri, Lozan Heyetine verilen Talimatname ve yetki belgeleri, Konferans binası ve salonlarına ait resimler, imza belgeleri, heyet ile Ankara arasındaki yazışmalardan örnekler, Antlaşmaya göre Trakya sınırı ve askerden arındırılan yerlerle ilgili hükümler ve haritalar yer almaktadır.
H Odası: Lozan Konferansına ait resimler, karikatürler, Lozan Barış Antlaşması Karaağaç Protokolü, Demiryolu ulaşımı ve Karaağaç istasyonunun kullanımı ve Karaağaç’ın 15 Eylül 1923’te Türklere devir teslimine dair belge ve resimler.

Milli Mücadele ve Lozan Müzesi’nin 20-30 metre uzağında, bu yerleşkenin ruhuna en yakışır müzelerden bir diğeri bulunuyor; İlhan KOMAN Heykel ve Resim Müzesi. Sanat tarihimizin Cumhuriyet dönemindeki en önemli isimlerinden birisi şüphesiz Edirne doğumlu İlhan KOMAN’dır. Dilerseniz kısa hayat hikayesine yer vererek İlhan KOMAN’ı yad etmiş olalım :

Türk Da Vinci lakaplı İlhan KOMAN 1921 yılında Edirne’de doğmuştur. Küçüklüğünden beri elinin sanata yatkınlığı fark edilmektedir. İstanbul’da yaşayan dedesini ziyaretlerinde ise bir diğer aşkı olan, denize düşkünlüğü filizlenecektir. Lise yıllarına geldiğinde tüberküloza yakalanınca tedavisi için İstanbul’a yakın olması gerekecektir. Hatta askerliğini yapmasına mani olacak bu rahatsızlık, onun tedaviler sırasındaki boşluğu yararlı doldurabilmek için hayatının akışını başka yöne sevk etmesine ön ayak olacaktır. Sanata…

Akademiye yazılır. Hocalarının ondaki ışığı görmesiyle heykel bölümüne yönelir. Bölümü birincilikle bitiren KOMAN, 1947 yılında devlet bursuyla Paris’e gönderilir. Atölye çalışmalarına devam ederken Paris’te ziyaret etmekten keyif aldığı Louvre Müzesi ve Rodin Müzesi sanata bakışını pekiştireceği zenginlikler barındırmaktadır. 1951 yılında burs bitişiyle İstanbul’a döner. Mecburi hizmetini akademideki asistanlık göreviyle ifa eder. Çalışmalarını sürdürdükçe sanat çevreleriyle de sıkı dostluklar kurar.

Dikkatleri üzerine toplayacağı ilk önemli çalışması ise açılan yarışmayı kazanarak 1954  yılında yaptığı, Anıtkabir‘e çıkan merdivenlerin doğu kanadındaki Sakarya Meydan Muharebesi‘ni konu edindiği rölyef olacaktır.

1957 yılında Brüksel’e, 1958 yılında ise İsveç’e yerleşir. Hulda isimli meşhur teknesini aldıktan sonra sanat çalışmalarını burada yürütmeye başlar. 1954-65 yılları arası çalışmalarını kendisinin “demir çağı” olarak tanımlayan KOMAN, 1965’ten sonra ahşap eserleri ile yeni arayışlara yönelir. Bu demek değildir ki, KOMAN başka malzemeler de kullanmıyor olsun.

İlhan KOMAN’ın en bilinen eseri ise şüphesiz 1980 yılında yaptığı ve 1981 yılında Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü’nü kazanan Akdeniz heykelidir. Bir sigorta şirketinin siparişi üzerine yapıldığı için İstanbul’da şirketin istediği, şehrin yükselen binaları arasında sergilenir ve içinden geçirdiği gibi Akdeniz’in bir şehrinde, denizden gelen gemilere, dolayısıyla o gemilerle ülkemize gelen ziyaretçilere o kucaklayıcı kollarını hiç açamaz.

İsveç Parlamentosu’ndaki Kraliyet Rölyefi’ni yaparken, bu ülkede Türkiye gibi Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelenlere olan çarpık bakışı yansıtan “kara kafalı” tanımlamasını, rölyefin arkasına bir not bırakarak eleştirecektir : Hayatın bir cilvesi, sizin devletin alamet-i farikasını da bir kara kafalı yaptı.”

Şair dostu Can YÜCEL gibi bir çok sanatçının, yazarın dizelerine konu olan İlhan KOMAN 30 Aralık 1986 yılında Stokholm’de hayata gözlerini yumar.

Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi yerleşkesinde bulunan müze, ilk olarak 2002 yılında, II.Bayezid Külliyesi’nin Tıp Medresesi bölümünde “Çağdaş Resim ve Heykel Müzesi” adıyla ve Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulmuştur. 2011 yılında ise Trakya Üniversitesi’nin Karaağaç yerleşkesindeki tarihi bir köşke taşınan müze, üniversite bünyesinde faaliyet vermek üzere “İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi” adıyla yeni bir yorumla hizmete açılmıştır.

Müzeden çıkıp, peyzaj düzenlemesi yapılmış bahçedeki patika yol boyunca ilerleyerek hemen gerisinde bulunan ve neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş bir başka köşke yöneliyoruz. Yol üzerinde bize tescilli anıt ağaçlar eşlik ediyor. Bu izbe görünüşlü iki katlı köşk-ev, burayı ziyaret edenlerde uyandırdığı gizem intibası ve korku öğesi ile “avcı evi” diye anılıyor. Tescilli iki doğu çınarının arasındaki o izbe, o korkutucu, o virane görüntüye aldanmayın. Trakya Kalkınma Ajansı’nın paydaşlığında Trakya Üniversitesi’nce yürütülen bir proje ile yapının “2014 yılı doğrudan faaliyet destek programı” kapsamında “Karaağaç Şehit Hasan Rıza Müzesi” olarak değerlendirilmesi için çalışmalar yapılıyor.

Şu güzelliğe bakar mısınız ? Yapının Trakya Üniversitesi Karaağaç yerleşkesinin bu tarihi dokusuna kazandırılmasıyla, burayı ziyaret edenler, birbirine 20-30 metre mesafe ile üç ayrı müzeyi görme olanağı bulacaklar.

Yine patika yola dönerek, Edirne Tarihi Tren Garı ( T.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi ) binasının ana cepheye göre sol kanadını dolaşmaya devam ediyorum. Patika yol boyunca ara ara serpiştirilmiş, sanatla soluyan mekanın ruhuna uygun heykelciklere rastlıyorum. Bir yanımda ise, her bir seneyi devriyesinde hatıra buraya dikilmiş ağaçlardan oluşturulmaya çalışılan Cumhuriyet fidanlığı eşlik ediyor yolculuğuma. Üzerlerinde hangi yıl dikilen ağaçların olduğunu belirten küçük plaketler var. Doğrusu, bu fidanlığın on, on beş yıl sonraki serpilip büyümüş halini görmeyi çok arzu edebileceğimi düşünüyorum.

Bu fidanlığın sonunda yürüdüğüm patika daha genişçe bir yola kavuşuyor. Daha ileri gidebileceğim pek bir yer kalmadığı için bu yol boyunca tarihi tren garı binasına doğru geri dönüyorum. Yolun hemen bitişiğinde, üç-beş sıra merdivenle çıkılacak yükseklikte dizi dizi odaların birleşmesiyle oluşmuş ve yola paralel uzanan uzunca bir yapı yer alıyor. Bu yapı, fakültenin dersliklerine ve atölyelerine ev sahipliği yapıyor. Böylesi bir atmosferde öğrenci olmak büyük keyif olmalı. En azından kendi adıma böyle düşünüyorum.

Yapının sonunda, eski tren garının arka cephesine denk gelen hizada, Balkan Üniversiteler Birliği adına oluşturulmaya çalışılan bir başka hatıra ormanı karşılıyor beni. Henüz tazecik fidanlar, ileriki yıllarda burayı koyu gölgeli, keyif dolu, püfür püfür bir mekana dönüştürecek, ona şüphe yok.

Nihayet, eski tren garının arka cephesindeyim. Önünde sembolik olarak bırakılmış tren rayları üzerindeki nostaljik kara trenin önü yine çok kalabalık. Edirne’de en fazla fotoğraf çekilen yerlerden birinin burası olduğu tartışılmaz. Ben, kalabalığın bir parça dağılması için bahçenin çok daha gerisine doğru yönelerek, bu heybetli yapıyı bütün olarak görmeyi arzu ediyorum. Vakit geç olmaya başladığı için, akşam güneşinin şarabi renkleri mekanın duvarlarını çok daha dramatik hale getiriyor.

Bunu defalarca yaptığım için, nostaljik kara trenin birkaç kare fotoğrafını çekiyorum. Zira, burayı boş bulabilmek pek de mümkün olmuyor. Hoş, senelerdir buraya gelirim, bir yandan da kendimin burada ancak birkaç kare fotoğrafımın olduğunu, hep başkalarını kadraja almamın ise şaşılacak bir şey olmadığını düşünüp, gülümsüyorum.

Tarihi Edirne Tren Garı ile ilgili uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Bu konuda daha önce sayfalarımızda yayınladığımız yazıya göz atmanızı önererek, kendini göğü delercesine yükselen üç sütunu ile Lozan anıtına doğru ilerliyorum. Ben anıta ve dolayısıyla Lozan meydanına doğru ilerlerken, tren garının hizmet binaları olarak inşa edilmiş sağlı sollu yapılar göze çarpıyor. Şimdilerde fakültenin yemekhanesi olarak hizmet veren yapı, canlı renkleri ve yapıdan sanki meydanı kucaklayacakmışçasına öne taşan çatısı ile gözleri tekrar tekrar kendisine çevirmeye yetiyor.

Nihayet Lozan anıtı önündeyim. Bir parça yakın tarih ile ilgilenenler, göğüslerinde gurudan kaynaklı bir genişleme hissedecektir. Hoş, bazı çevreler Lozan’da bir kazanım olmadığını ileri sürseler de, bir Trakyalı olarak ben Karaağaç gibi küçük bir kara parçasının bile Edirne’den koparılmasına razı olamazdım, içim çok acırdı diye düşünüyorum.

Lozan anıtı, Lozan Barış Antlaşması ve bu antlaşma sonucunca Karaağaç’ın Türkiye’ye savaş tazminatı olarak geri kazandırılmasının anısına yaptırılmıştır. Temeli 29 Mart 1988’de atılan yapı birkaç ay sonra 19 temmuz 1998 yılında ziyarete açılmıştır. Açılışa dönemin cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL katılmıştır.

Ana hatlarıyla; farklı boylarda üç sütun, elinde güvercin ve bir belge tutan bir genç kız figürü ve sütunları bir arada tutan beton çemberden teşekkül Lozan anıtı, simgesel özellikler barındırır. Sütunlardan en uzunu 36.45 metre yüksekliğindedir. Anadolu’yu sembolize etmektedir. İkinci sütun daha kısa tutulmuş olsa da, 31.95 metre yüksekliğe sahiptir. Bu ikinci sütun ise Trakya’yı simgeleştirmektedir. Üçüncü sütun, tahmin edileceği üzere Karaağaç’ı simgeler ve Karaağaç’ın bu bütünlüğün bir parçası, Türk toprağı olduğunu vurgulamak için yükselmektedir.

Bu üç sütun bir beton çemberle sımsıkı bir arada tutularak, birlik, beraberlik ve bölünmezlik gibi manaları yüklenir. Bu çemberin seviyesinde, sütunların meydana bakan ön yüzünde bir genç kız figürü karşılar bizi. Bu genç kız motifi, tüm estetiği ve zarafeti ile hukuku ve vatanın el uzatılamaz ari namusunu simgelemektedir. Bir elinde bir barış güvercini bulunmaktadır. Diğer elinde ise Lozan Antlaşması’nın belgesini tutarak, adeta bu vatan toprağının tapusunu taşımaktadır.

Güneş alçalıyor, bu yumuşacık bahar gününün sonunda gölgeler uzuyor. Dönme vakti yaklaşıyor. Bu sebeple tarihi tren garı binasının ön yüzündeki meydana doğru yürüyerek, yerleşkede içerisinde neredeyse bir çember çizerek ziyaretimi böylece tamamlıyorum. Meydanda durup Edirne’nin tanıtım yüzlerinden biri olan bu tarihi yapıyı bir müddet seyrediyor ve son birkaç fotoğraf çekiyorum.

Giriş yaptığım ana kapıdan çıkarak, bu defa, tam karşımda bir ip gibi Karaağaç girişindeki su değirmenine doğru uzanan Karaağaç caddesi boyunca yürümeye başlıyorum. Yolun sağında solunda şirin kafeler, bahçeler içeri karakteristik Karaağaç evleri dizilmiş. Kaldırım kenarları, zarafetli göğe yükselişleriyle laleler, akşamın inmesine yakın bu gölgeli saatlerde ağaçlarla bezeli caddeyi renge boyuyor.

Bu defa çok daha hızlı adımlarla Karaağaç’tan ayrılıp, geldiğim yolu takip ederek önce Meriç köprüsünün başına varıyor, güneş ufuk çizgisinde kaybolmaya dururken kendimi köprünün tam ortasında buluyorum.

Bu keyfi sakın kaçırmayın. Güneşin batışını mutlaka Meriç köprüsü üzerinden izleyin. Tam da nehrin Yunanistan-Bulgaristan sınırına doğru olan uzanışı yönünde güneş öyle bir batıyor ki, “en güzel gün batımı bizde” diyen tüm iddiaları boşa çıkartır. Yüzümü gün batımına dönmüşken, güneşin şarabi kızılı suyu öyle bir renk cümbüşüne çevirir ki, hiçbir ressamın tuvalinde bu renkleri göremezsiniz. Meriç’in sularının yorulduğu kesimlerdeki kum adacıkları üzerindeki kuşların çığlıkları göğe yükseliyor. Ben yüzümü gün batımına dönmüşken, sırtımı verdiğim, birkaç metre gerimde, hemen yolun karşısındaki köprünün hünkar terası kızıldan bakıra, bakırdan kurşuniye evrilen bir renk dalgası içinde gecenin koynuna yatmaya hazırlanıyor.

Güneş batıyor. Ötelerden, İki Köprü Arası’nın, Emkekçizade köprüsünün de çoook çok ötesinden, göğü delermişçesine yükselen Selimiye’nin ışıkları yanıyor. Başka yerde bu hazda dineleyebilir misiniz, bilemiyorum ama Selimiye’nin minarelerinden göğe ağan, içinizi titreten bir akşam ezanı başlıyor ki, nehri çığlık çığlığa kuşatan tüm kuşlar sanırsınız bir anda susuveriyor.

Ekmekçizade köprüsünün bitiminde ben Edirne’yi kuşatan seddeye tırmanırken ezan çoktan kesilmiş oluyor. Sırtımı düzenlenmiş bahçesi ve ışıklandırılmış yüzüyle eski elektrik fabrikasına verip, son bir kez Karaağaç yönüne doğru bakıyorum.

Karaağaç’ı yürümek; ne gündü, ne saadet. Edirne üzerine yazılmış en güzel dizelerin sahibi M.Niyazi AKINCIOĞLU‘nun şiiri bir daha aklıma geliyor.

“…Kanadı gümüşlü kuşlar geçer
İki aşk bölüp mehtabı;
Kıyık’tan uçurulmuş
salınır bahçeler içre kızlar ki;
nazardan kaçırılmış.
Ağzında kırmızı can eriği,
mehtapla beraber düşmüş gibi arza;
kızlar ki güzel,
dört başı mamur ve murassa.
Sevdaya tutulmak bile mümkün
yeni baştan.

Neden yarı eğilmiş suya dallar?
Öyle ferman etmiş eden.
Söylemek kolay olsa eski türküsünü:

‘Edirne köprüsü taştan
sen çıkardın beni baştan’.
Ayırdın anamdan, hem kardaştan.”

Yazı ve Fotoğraflar : Dinçer ALABAŞOĞLU

Web Arşiv Fotoları : 1900’lerin başında Hacı Adil Bey Çeşmesi / İlhan Koman & Akdeniz Heykeli

8 Nisan 2017 gününe ait Karaağaç Gezi Notları‘ndan…

KARAAĞAÇ HARİTASI İçin Tıklayın

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail