Keşan Hersekzade Ahmet Paşa Camii

Osmanlı fethettiği yerlerde, imar iskan politikalarını manevi irşad faaliyetleriyle destekleyerek, yörenin Osmanlı kimliğini kazanmasının önünü açmayı amaç edinmektedir. Rumeli’nin Osmanlı tarafından fethiyle birlikte, önemli kavşak yollarının üzerinde bulunan Keşan da hızla gelişerek imar iskan faaliyetlerinin önemli bir durağı olmuştur. Yörenin manevi kimliğinin en önemli figürlerinden biri ise, bugün çeşitili yapı kayıplarıyla da olsa günümüze kadar ulaşmayı başaran Hersekzade Ahmet Paşa Camii‘dir.

Edirne ve Trakya’nın kültür ve tarih dokusuna katkılarıyla özel bir yerde olan Arkeolog & Sanat Tarihi Uzmanı Hakan AKINCI, haziresindeki mezar taşlarının günümüze taşıdığı ipuçlarının izlerini sürerek, Keşan’ın bu önemli tarihi yapısını kaleme aldı. Daha önce çeşitli sempozyumlarda ve yazılı basında yer bulan makalesini Trakya Gezi Rehberi sayfalarında paylaşan AKINCI‘ya teşekkürlerimizi iletiyor; bu değerli çalışmasını okuyucularımızla buluşturuyoruz.

KEŞAN

HERSEKZADE AHMET PAŞA CAMİİ

HAKAN AKINCI

Hersekzâde Ahmed Paşa, Hersek bölge efendisi Hersek Sityepan Kosaça’nın oğlu olarak 1450’li yıllarda Nova’da doğdu ve Sityepan isimini aldı. Gençlik yıllarında 17-18 yaşlarındayken Osmanlı İmparatorluğu’na devşirme olarak verildikten sonra önemli devlet kademelerinde görev aldı. Fatih Sultan Mehmed döneminde miralem, Sultan II. Bayezid döneminde Anadolu beylerbeyi, Gelibolu sancakbeyi, kaptanıderya, üç kere vezirirazam ve Yavuz Sultan Selim döneminde ise iki kere vezirirazamlık ve Bursa muhafızı gibi önemli görevlerde bulundu. Bu başarılı görevleri esnasında II. Bayezid’in kızı Hundi Hatun’la evlendi ve bu evliliğinden ikisi kız ikisi erkek dört çocuğu oldu. Osmanlı Devleti hizmetinde iken biri Keşan’da, diğeri Hersek’te (Dil) iki cami yaptırdı. Camilerden başka hamam, imaret, han gibi eserleri de bulunmaktadır. Hersekzade Ahmed Paşa, 923 (23 Haziran 1517) tarihinde Mısır dönüşünde Halep civarlarındaki Kızıl Çöl adlı yerde vefat etti. Naaşı oradan getirilerek Hersek köyünde yaptırdığı caminin bahçesine yapılan türbeye gömülmüştür.

İslam akaidinde vakıfların özel bir yeri vardır. İslam akaidine göre vakfı olan bir kimsenin ölümünden sonra, bıraktığı hayrat halk tarafından istifade edildiği sürece kendisine sevap yazılmaktadır. Bu özellik, tarih boyu müslüman hükümdarları, vezirleri, paşaları ve diğer devlet adamlarını vakıf kurumunu sürdürüp devam ettirmeleri doğrultusunda büyük bir motivasyon sağlamıştır. Bu bağlamda Hersekzâde Ahmed Paşa’nın da Osmanlı Devleti hizmetinde iken cami, hamam, imaret, han gibi vakıfları bulunmaktadır. Bunlardan biri Edirne’nin Keşan ilçesindeki Büyük Camidir. Bu caminin kitabesi bulunmamakla birlikte Ahmed Paşa’nın vakfiyesinde adı geçen Rus köyündeki mescidin burası olduğu kabul edilmektedir.

HersekzadeCamii@RahmanKetenciler

Büyük Cami’nin, kubbeli ve orijinal halinde üç bölümden oluşan son cemaat yerinin bulunduğu varsayılmaktadır. Fakat zamanla bu kısmı kalkmış ve bugün bunun yerine çok geniş saçaklı, sivil mimari yapıları gibi hayli derin bir ek kısım yapılmıştır. İçeride kapının üstünde yazılı bulunan kitabe, 1304 (1886-87) yılında yenilenen kalem işlerinin ve yapılan değişikliklerin tarihi olmalıdır. Keşan kasabasında bulunan Hersekzâde Ahmed Paşa’nın yaptırdığı bu cami, yeşilimtırak renkte ve pek iyi cinsten olmayan olmayan kesme taşlardan, dıştan 12 x 12 m. ölçüsünde kare planında inşa edilmiştir. Harimi, dört köşede tromplarla geçişi sağlanan ve sekizgen biçiminde sağır kasnağa oturan, kurşun kaplı 9,50 m. çapında bir kubbe örter. Her cephesinde altta dikdörtgen, üstü sivri kemerli, dörder kasnak eteğinde birer pencere vardır. Yalova-Karamürsel arasındaki Hersek köyündeki (eskiden Dil adı ile biliniyordu) bulunan Hersekzâde Ahmed Paşa’nın yaptırdığı başka bir camiye benzemekle birlikte ölçüleri ondan biraz daha küçük olan Keşan’daki bu cami daha gösterişli bir girişe sahiptir.

Caminin kıble yönünde yer alan ve yarım “U” şeklinde camiyi saran Hazire kısmı oldukça geniş bir alana sahiptir. Buradan da anlaşılıyor ki hazirede bir çok mezar bulunmaktadır. Oysaki günümüzde bunlardan sadece bir kaç tanesi ayakta kalabilmiştir. Günümüze kadar gelebilen mezar taşlarınınsa insitu durumda oldu konusu şüphelidir, baş ve ayak şahidelerinin bir birleriyle olan uyumsuzluğu gösteriyor ki, çeşitli zamanlarda yerleri değiştirilmiştir. Hali hazırda hazirede yaklaşık olarak 15’e yakın mezar taşı bulunmaktadır. Bunlardan bir çoğu harap vaziyettedir. Üzerlerindeki yazılar uğradıkları aşınma neticesinde doğru bir şekilde okunamamaktadır. Var olan şahidelerinde gerçek yerlerinde olup olmadığı tartışmalıdır.

HAZİREDEKİ MEZAR TAŞLARI

1 No’lu mezar:

Hüvelbaki-El- Baki

Kocaelili Mustafa Ağa Zat-ı Muhterem

Kim Slahşör tahtına Can …?… (Zalli) Hüda

Ömrün Efna Eyleyüb Benli vücuda Eyle…….

Hayli Müddet Verdirdin Ve Devlet içre………

Padişah Aleme Sadık İle Hizmet Ederek

Oldu Kalb …….. İçinde Akıbet ……………

Biri Ez Cümlekeş ………../ ………./ İken

Etmeden Hayf İkamet Eylesin Azm-ı Beka

Kayup İslambol’da …………….. Ferzandani

İhtiyar Etti Etti Diyar-ı Gurbet ………… Hasreta

Haslı Kabrini Ziyaret Eyliyen İhkan-ı Din

Okuyup Bir Fatiha… Ruhuma Kalsın Dua

Söyledim Bir Mısra İle Ben ki Tarihin Reki

1221 (1805)

1 no’lu mezarda 2 adet şahide bulunmaktadır. Baş şahidesinin üzerindeki kavuktan, mezarın yüksek rütbeli bir devlet görevlisine (Katip) ait olduğu anlaşılmaktadır. Ayak şahidesi ise yazısız ve sadedir. Baş şaidenin üzerindeki şiirsel yazıdan anladığımıza göre, Kocaeli’li Mustafa Ağa, devlet hizmetinde çalışmış, Padişaha sadakatle hizmet etmiş bir devlet memurudur. Ailesini İstanbul’da bırakarak Keşan’a gelmiş ve burada vefat etmiştir. Baş şahide, tipik bir 19 yüzyıl mezar taşıdır, 1830’lara kadar süren geleneksel Osmanlı Santı’nın özelliklerini yansıtmaktadır. Baş şahide muhtemelen şu anki durumundan farklı bir konumdadır, çünkü yazılı kısmı hazire içerisinde herkesçe okunabilecek yöne doğru olmalıdır.

2 No’lu Mezar:

Hüvel Baki

Ah Ah Felek Ah (Her Zaman)

Gitti Oğlum Ah Şerifim El Aman

Naib İdi Bu Kazada Ol Valide

Ravza İdi Bu Kazada Ol Valide

(Muhit Keşan)

Pederin Duhterlerin Hasretle

Koydun Ey Şerif

(hasretinle)Ta Bi Mahşet Ederim

Ah Figan Bağı Cennet Eyle Kabrin

Ya İlahel Alemin

2 No’lu Mezarda, 1 adet baş şahide yer almaktadır. Üzerindeki yazı gayet temiz ve okunabilir durumdadır. 18. yüz yıl özellikleri taşıyan şahide üzerinde anlatılana göre, genç yaşta ölen Keşanlı Şeref’in ardından çok üzülmüş olan babasının üzüntüsü belirtilmektedir. Taşın üzerindeki kavuktan mezardaki kişinin eşraftan, halktan biri olduğu anlaşılmaktadır.

3 No’lu Mezar:

Hüvel Baki

……… Olmuş İken

………. Etti Hazan

……… Ömrümde Akarken Abı Ceyhun Hayat

………./ …………./ ………………………………..

İrcii Fermanı Geldi Ben İcabet Eyledim

Azmi Ukba Eyleyüp Kıldım Bakayı Aşiyan

…..miz İbrahim …. Terk Edip Ettim ……..

Ağlasun Kılsın Dua Ahbab Olankar…….

………………………./ …………………………….

3 No’lu mezarda, yazılı bir baş ve ayak ucu şahidesi bulunmaktadır.Baş şahide tipik bir 19. yüz yıl mezar taşıdır. Bu taşın İbrahim ismindeki bir Asakir-i Mansure-i Muhammediyye askerine ait mezar taşı olduğu görülmektedir, bunu taşın başındaki kavuktan anlayabilmekteyiz. Taşın Barok özellikler taşıyan süslemeri olduğu görülmektedir. Üzerinde Cennet bahçelerinin sembolü olarak gül ve karanfil vardır. İslam Düşüncesinde, Gül Peygamber Efendimiz (S.A.V.)‘i sembolize etmektedir.

3 No’lu Mezarın, ayak şahidesi 19. yüz yıl başlarına ait, Ampir Süslemeli, tipik bir bayan mezar taşıdır. Medine-i Keşan (Keşanlı) Ahmet Rüşdü Efendinin Cariyesine ait olan bu mezar taşının üzerinde Ampir Süsleme özelliklerine sahip bir meyve tabağı ve yukardan iki yana doğru kıvrılan kumaş parçası görülmektedir. Buradan da anlıyoruz ki 3 No’lu mezarda bulunan iki şahide farklı mezarlara aittir.

Medine-i Keşan Naibi ……… Kiram

Zevil İhtiramdan Faziletlü Ahmed Rüşdü

Efendi Hazretlerinin Cariyei Muhteremleri

……………../…………/………………..

4 No’lu Mezar:

4- No’lu Mezarda, Mermer bir sandukaya sahip, lahit mezar bulunmaktadır. Mermer sandukanın kısa kenarlarında ve uzun kenarlarında birer rozet bulunmaktadır. Baş ucu taşı olarak kullanılan şahide, mihraplı mezar taşları sınıfından olup Hazirenin en erken taşıdır. Taş üzerinde en üst satırda Lakib, orta satırda Hami Aşk, en alt satırda ise Perihan Mate Fi Sene-i 925 (1519) tarihi okunabilmektedir. Ayak ucunda yer alan şahide bitkisel motiflerle süslenmiştir. Ayak ucu şahidesi gerek süsleme uslubu gerekse dikiliş biçimiyle lahte sonrdan eklendiği izlenimi uyandırmaktadır.

4-No’lu lahit mezarın, baş ucu taşı olan mihraplı şahide 925 (1519) yılına ait olup, hazirenin en erken taşı durumundadır. 15. yüz yıl ikinci yarısından itibaren geçerli olan mezar taşı geleneğinin güzel bir örneğidir. Mihraplı tipte bir mezar taşıdır. 16. yüz yıla tarihlenmekle birlikte 15. yüz yıl özelliklerini sürdüren bir mezar taşıdır.

Hersekzade@RahmanKetenciler

Bilindiği gibi Edirne’de 1450’lere kadar yazılı mezar taşına pek rastlanmaz. 1420’lerden sonra yazılı beyaz mezar taşları kullanılmaya başlanmıştır. Özellikle 15. ve 16. yüz yılda tüm Trakya’da ve Keşan’da da bu örneklere rastlamak doğaldır. Bu taş da bu sürecin tipik bir örneğidir. Yazı tarzı iyi bir işçiliğin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Bazı kaynaklarda Perihan Hatuna ait mermer taştan söz edilmektedir, bu taşın aynı taş olma olasılığı vardır.

4-No’lu lahit mezarın, ayak ucunda bulunan Şahide bir kadına ait olmalıdır. Üzerinde, süsleme üslubu olarak Barok bir süsleme üslubu ile karşılaşıyoruz. Bu niteliği itibariyle taşı 18. yüz yıl sonuna tarihlemek mümkündür. Üzerinde ise bir vazo içindeki güller görülmektedir. Ana temada bir selvi ağacına sarılmış asma dalları ve bu dalların uçlarındaki üzüm salkımları görülmektedir. Aynı zamanda bu motif biçimi Edirne’de de yaygın bir kitle tarafından benimsenmiş bulunan, Gülşeniye Tarikatının Sembolü durumundadır. Selvi ağacı ve güller ölüm ve ölüm ötesini temsil etmektedir. Bu incelemenin sonunda her iki Şahidenin de bu lahde ait olmadığı anlaşılmaktadır.

5 No’lu Mezar:

Merhum Yazıcı Mustafa Efendi Ruhu Üçün 1145-(1732)

5-No’lu mezarda, yazılı bir baş şahide ve yazısız bir ayak şahidesi bulunmaktadır. Yazılı baş şahidesinin baş kısmı kırlımış, yazılı olan kısımlarının ise bazı bölümleri aşınmıştır. Taş üzerinde “Merhum Yazıcı Mustafa Efendi Ruhu Üçün. 1145 (1732)” yazısı bulunmaktadır. Ayak ucu taşı ise sade ve yazısızdır. Bu taşlarında üslup özelliklerine bakılarak devşirme olarak bir arada kullanıldığı anlaşılmaktadır.

6 No’lu Mezar:

6 No’lu mezarda, Baş ucu ve ayak ucu taşı olarak birer taşıyıcı eleman olan (sütun) mimari öğeler tercih edilmiştir. Baş ucu ve ayak ucu taşı olarka kullanılan direkler mezar taşı değil birer mimari eleman, sütundur. Bu tercihin cami haziresinde yapılan yenileme çalışmaları esnasında yapıldığı düşünülmektedir.

7 No’lu Mezar:

7 No’lu mezarda, yazısız küçük boyutlarda birer baş ucu ve ayak ucu taşı kullanılmıştır. Baş Şahidesinin bazı bölümlerinde kırıklar olmasına karşın ayak ucu taşının baş ucu kısmı tamamen kırık durumdadır.

Hazire İçinde İstiflenmiş Mezar Taşları:

Hazire içinde duvar kenarına istiflenmiş durumda bulunan taşların bazılarında bir takım motifler göze çarpmaktadır. Bu taşlar içerisinde yazlı bir taşa rastlanmamıştır. İçlerinde bir de kavuklu bir başlık bulunmaktadır. Hazire içerisinde duvar kenarına istiflenmiş mezar taşarı arasındaki, içi delik ve üst kısmı bir kaseyi andıran mermerden yapılmış silindirik sütun oldukça dikkat çekicidir. Bunun cami bahçesindeki havuzun fıskiyesi olma ihtimali vardır. İç kısmının delik olması ve ağzının su toplama haznesini andıran bir yapıya sahip olması bu tezi güçlendirmektedir.

Şadırvanlı Çeşme:

Hersekzade Ahmet Paşa Cami avlusu içerisinde yer alan şadırvalı çeşme kendi türünün sayılı örneklerindendir. Bu tür çeşmelerin; abdest amacıyla kullanılan şadırvanlar ile bir ilgisi olmamakla beraber adı halk tarafından verilmiştir. Bu şadırvan Aslında bir havuzla, ortasından su akıtılan lüleli bir taş direkten ibarettir. Şadırvanlı çeşmenin eski bir fotoğrafı, bu fotoğrafta daha önceki fotoğraflarda hazirenin içinde, bir duvar kenarına yatırılmış vaziyette gördüğümüz fıskiye sütununu da görmekteyiz. Taş direkten uzatılan bir boruyla Fıskiye sütununa su aktarılmaktadır. Mermer direğin üzerindeki yazıların bir kısmı aşınmadan ötürü okunamamaktadır. Okuna bilen alt kenar kısmında 1170 (1756) tarihi göze çarpmaktadır. Yine üst orta kısımdaysa Abdullah ismi okunabilmektedir.

İllüstrasyon : Rahman KETENCİLER

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail