Giriş Formu



İstatistik

Üye : 272
İçerik : 356
Ziyaretçi Sayısı : 812037

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 49 ziyaretçi çevrimiçi
Selamın geçiyor besbelli / Yeşerdi telgraf direkleri... Yazdır E-posta

Sesini Trakya’nın semalarında dolaştıran bir şair Muharrem Niyazi AKINCIOĞLU.

Kırklareli’ den yetişen AKINCIOĞLU’nu ne yazık ki çok az Kırklarelili tanıyor bugün. Edirne’ye yazılmış en büyük methiyedir Edirne isimli şiiri. Bu şiirde bahsi geçen, o “üç belik sular” gibi akıp insanı etkisi altına alan benzersiz Edirne betimlemesinden dolayı onun Edirneli olduğunu düşünenlerin sayısı ile, Bursa’da okuduğu üç yılı onulmaz (!) bir vefaya bulanmış karasevdayla anlattığı Bursa şiirinden sebep onu Bursalı sananların sayısı, şairin Kırklarelili olduğunu bilip sahiplenenlerden kat be kat fazladır. Ne yazıktır; şairin kalemini oynatmayı bırakması da büyük ihtimalle unutulmuşluktan sebeptir.

Değerli şairimizi saygıyla anıyor, onun sırrını dışarıya vermeyen hayatından bazı kesitlere sayfalarımızda yer veriyoruz.

M.Niyazi AKINCIOĞLU’nun hayat hikayesi 1919 yılında Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesine bağlı Kurudere köyünde başlar. Orta öğrenimini Edirne ve Bursa'da yaptığını biliyoruz.

Hatta hikaye çok enteresandır...Edirne Lisesi’nde okuduğu yıllarda, Edirne’nin salaş köfteci dükkanlarından birinde şarap içerken okul müdürüne yakalanır. Tasdiknamesi verilen AKINCIOĞLU, Bursa Lisesi’ ne sürülecektir. Bu anekdotu “Sorgun postası” isimli internet sitesindeki sayfasında anlatan İsmet SOLAK,  “İyi ki de sürülmüş” diyor yazısında. “ Yoksa Bursa gibi bir destanı nasıl yazardı ? “

İşte o yıllardan gönül gözünün çektiği fotoğraflar, “Edirne” ve “Bursa” isimli şiirlerinde bu şehirleri taçlandıracaktır.

Şair AKINCIOĞLU daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirir.

Onun 1940’ lı yılların en önemli şairlerinden olduğunu söylemek gerek. Asım BEZİRCİ’ nin bir tesbiti onun ne denli etkileyici bir şair olduğuna dair önemlidir. Şöyle der BEZİRCİ: “AKINCIOĞLU - Nazım HİKMETten sonra, ama Enver GÖKÇE ve Ahmed ARİF’ten önce- halk şiirinden yararlanan ilk toplumcu şairdir.”

Bu şu sebeple önem taşır: Ahmed ARİF 1940 kuşağından, tek yayınlanmış kitabı bulunmasına rağmen en bilinen ve etkisini günümüze taşıyan şairdir. Oysa, edebiyat dünyasında dile getirilmekten çekinilen tabulardan birisinin Ahmed ARİF’in, AKINCIOĞLU’ndan birçok yönden etkilendiği, hatta onun teknik, söz söyleyiş, şiirin ruhuna dair yönlerini de kendi şiirine eksen edinmiş ve onun üzerinden geliştirmiş olduğu üzerinedir. Onun çok bilinen şiirlerinden bazı dizelerdeki “esinlenmeler” şaşırtıcıdır.

Ne yazık ki AKINCIOĞLU bu kuşağın belki de en önemli şairlerinden olmak için yeni üretimlerini bir süre askıya almak zorunda kalır. 1953 yılında Kepirtepe Köy Enstitüsü' nden bir grup kişi ile birlikte, kendisine atfedilen “gizli cemiyet kurmak” suçuyla yargılanır. Oysa AKINCIOĞLU ve arkadaşları “Köyleri Kalkındırma Derneği” yararına bir faaliyet içindedirler.

Ama yüreğinden damıtarak kaleminde vücut bulan, boynuna pranga gibi asılmış “şairliği” o dönem şartları için onun da her ne sebepten olursa olsun suçlu görülmesine yetecektir. Bu yargılamalar ve Kırklareli hapisanesindeki mahpusluk dönemi, aklanıncaya kadar neredeyse 2 koca yıla yakın bir süreyi bulur. Çoluk çocuk aç, perişan, işin ötesinde aile babasızdır o koskoca 20 aylık mahpusluk boyunca. Uğradığı bu haksızlık, onda içe dönük bir hayata yönelmeyi getirecektir. Bu arada kalemine küsecektir şair.

Kaldığı yerden devam edemez miydi, onu bilemiyoruz maalesef. O yıllara dair hiçbir sırrını vermiyor AKINCIOĞLU. Tek bilinen kendi isteğiyle bu münzevi hayata dümen kırdığıdır.

İşte onun boş bıraktığı alan Harold BLOOM’ un ifadesiyle “Bir şairin başka bir şairin doğuşuna sebep olması” sonucunu doğuracaktır belki de.

Bu daha evvel bahsettiğimiz gibi, edebiyat dünyasında Ahmed ARİF’e söz söylememiş olmak için tartışmaktan uzak tutulan bir tabu gibidir. Oysa bir büyük şairin de bir öncekinden etkilenmesinde yadırganacak bir şey yoktur aslında.

Muharrem Niyazi AKINCIOĞLU ile Ahmed ARİF şiirde yakaladıkları teknik, dil ve hava kadar, hayatlarında karşılaştıklarıyla da sanki paralel hayatlar sürerler.

İkisi de bir dönem şiirlerinde dile getirdikleri “hürriyet”i bu sebeple içe işleyen bambaşka bir söyleyişle aktardıkları şiirlerine ilham olan “mahpusluk” hayatı yaşarlar. Bu mahpusluk ikisinde de derin tahribatlara sebep olur ki, ikisi de tek kitap çıkartıp, bir süre sonra inzivaya çekilirler. Ahmed ARİF’in 1944-55 yılları arası çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri toplanıp 1968 yılında “Hasretinden Prangalar Eskittim” isimli kitaba dönüşecektir. M.Niyazi AKINCIOĞLU ise yaşarken “Haykırışlar” ( 1938 ) isimli kitabını görebilecektir. 1938 ile ölüm yılı olan 1979 yılına kadar çeşitli dergilerde yayımladıklarını ise kitap olarak göremeyecek, “Umut Şiirleri” isimli kitap 1985 yılı tarihini taşıyacaktır. Bu kitap şairin döneminin önemli yayınlarından olan Gün, İnsan, Pınar, Yeni Ses, Yeni Edebiyat, Yürüyüş gibi dergilerde yayımlanmış şiirlerinin bir araya toplanmasıyla oluşturulmuştur.

Öte yandan iki şairde hayata baktıkları pencere olan aynı ideolojik çizgide eserler vermekte, birisi yurdun batısından, Trakya’ dan seslenirken, diğeriyse doğusundan sözcüklerini uçurmaktadırlar.

1970’li yıllara gelindiğinde yeniden şiirlerini yukarıda adı geçen bazı dergilerde, bazen dostlarının ısrarlarıyla yayınlar AKINCIOĞLU. Ama artık çok hatırlanmamakta, 1940’larda kendisinden sonraki önemli şairleri etkilemiş şiir dilini yakalayamamaktadır. Eski şiirlerinin etkiyi yeniden bulmak için çok da üretim yapmaz. Bu umursamaz kabulleniş onun silkelenmesine engel olacaktır.

Yukarıda da değindiğimiz gibi ikinci kitabı ölümünden sonra Umut Şiirleri ( Hacan Yayınları 1985 ) ismiyle basılacaktır.

Hayatını, her şeye küsmesini aslında bilerek ya da farkında olmadan “Hürriyet Kasidesi” şiirinin ilk dizelerinde başkalarına “ümit” dağıtarak anlatır AKINCIOĞLU.

“Söylesem söz olur / söylemesem dert.“

O dert ettikleriyle yaşamayı seçecektir. Maphusluktan sonraki hayatını Kırklareli’de Hükümet Meydanı’na bakan bürosunda avukatlık yaparak geçirmeyi tercih eder AKINCIOĞLU. Yaşı da ilerlemiştir. Hastalanır ve oğlunun da aynı hastanede görevli olması sebebiyle olsa gerek ( Dr. Tevfik Altan AKINCIOĞLU ) Ankara Dışkapı SSK Hastanesi’ne yatar. Şairin üç çocuğundan en büyüğü olan Tevfik ALTAN aynı zamanda Sağlık Bakanlığı eski müsteşarlarındandır.

AKINCIOĞLU’ nun 1 Şubat 1979’ da sessiz sedasız hayata vedasını, kalemin güçlü ustaları olan birçok dostu bile bu tarihten çok sonra öğrenecektir.

Vefa en çok ipek kumaşa benzer. Ne yapsan ütü tutmaz!

İşte bu veda da öylesi bir veda olur. “Yiğit toprağına düşer” derler… Muharrem Niyazi AKINCIOĞLU da şiirlerinde bizi ruh iklimlerinde gezdirdiği Trakya’ ya, kendi ili olan Kırklareli’ ne gömülür.

Şimdi biz susalım, onu iç sesimizle bir de şiirlerinden dinleyelim.

========================================================================================================

 

BURSA

Adını ilk defa

Yedibelâ Rasimin hançerinde okudum.

Çocuktum.

Çatal geyik boynuzu kabzasında

İlk Bursalıyı tanıdım:

"Bıçakçı Remzi" yazıyordu.

Ve kıvrak, söğüt yaprağı çeliğinde

Bir yara izi gibi kazılmıştı: Bursa.

Bilek olursa

-Diyordu delikanlılar-

Nankör değildir Bursa hançerleri.

Ha!. demiye gör, dönmez geri.

Ülfetim böyle oldu, methini böyle duydum.

Sonra büyüdüm,

Kartpostallarda resmini gördüm:

Gök mavi, zemin yeşildi.

Bir başka resimde:

Beş kurnalı şadırvan,

Şadırvan başında beş adam;

-Yeşil başlı ördekler gibi-

Beş yeşil sarıklı

Bursalı

Abdes alırken mürtesimdi.

Ve gök yine mavi, zemin yeşildi.

Nihayet devran

Yolumu Bursaya düşürdü.

Üç aziz bahar,

-Bütün mevsimler dahil-

Üç uzun yıl,

Bursadan gayri cümle dünyada

Beni nâmevcut okudular.

Ve ben mektebinde okudum.

Bir rivayete göre adam oldum.

Bir rivayete göre kayboldum.

İkisi de ayni kapıya çıkar,

Mesele değil.

Mesele şu ki

Bursa eyi, Bursa güzel.

Bursa için destan yazılır,

Bursa için iğneyle kuyu kazılır;

Fakat yalan:

"Bursa'da zaman,

Billûr bir avize, gibi değil.

Değil ama,

Bir ölmemek arzusu veriyor adama.

Dünyayı bırakıp gitme haseti,

Yaşamak hasleti,

Dünya sevgisi;

Yeşil yeşil yeşeriyor,

Mavi mavi gülüyor.

Ve sonra "Yeşil"in türbelerinden,

-Daha çok yatsı üstleri,

Yıldızlı gecelerde-

Bir aksi cevap yükseliyor perde perde.

Zamanı evail kokuyor burcu burcu

Yaprak yaprak dökülüyor

İmkânsızlığı ve nimet bolluğu.

Korkunçtur bu saatte ezan sesleri;

Allahla konuşur müezzinleri,

Karşılıklı sâlâ verilir.

Bu saatte Bursa'dan

İki eli kanda olan insan,

Koltuk değneklerini unutan,

Dost elini kaybeden âma;

Ve herkes

Kaçıp gitmelidir.

Her şeye rağmen dünyayı

Dünyayı bilmelidir.

Bursa eyi, Bursa güzel.

Eminim ki ben bâsübadelmevt

Orda olurdu:

Yalan yazmasa kitap

Yıkılmasaydı mihrap!..


İnsan, Ağustos-1943

 

EDİRNE

Bir yerde görürsen ki;

Ağır ve edalı akar

dal dal söğütleri öperek

samur üç belik gibi

üç koldan sular;

müjdeler olsun efendim:

Edirne'desin.


Mevsim, fasl-ı bahardır;

gecedir ve mehtap vardır.

Ve sen

bir kavs-ı kuzahta yürür gibi

Köprüler'desin.


Şataraban makamından bir şarkı dudaklarında

düşünür, çözemezsin:

Bu naz-ı istiğna, bu âvâz neden;

neden yarı eğilmiş suya dallar?

Öyle fermân etmiş eden

kimseler bilmez.

"Gönül bir top ibrişim

Sarılırsa çözülmez"


Burda her şey

bakınır hüsnüne hayran

Seyreyler cemâlini eğilmiş suya

mermer ihtişamında serhadd-i vatan.

Aşina bir çehre sezer belki diye

devr-i saltanatından Edirne;

bir deste alev güldür, mahzun,

yâr elinden düşürülmüş şimdi suda

Ve sular;

şimşir kelâmı dilinde

destan okur- okur akar.

Ve bihaber Yıldırım'da, bir evcikte

-akan sudan, uçan kuştan-

yeşil dut yaprağında

ak bir ipekböceği,

kozasını dokur dokur ölür.

Uyanır veda etmiş gibi artık uykuya,

konuşan bir dil olur

çiler uzakta;

bülbül sesi yağmur gibi

Bülbül Adası'nda.



Kanadı gümüşlü kuşlar geçer

iki şâk bölüp mehtâbı;

Kıyık'tan uçurulmuş.

Salınır bahçeler içre kızlar ki:

Nazardan kaçırılmış.

Ağzında kan kırmızı bir can eriği,

mehtapla beraber düşmüş gibi arza;

kızlar ki güzel,

dört başı mâmur ve murassa.

Sevdaya tutulmak bile mümkün

yeni baştan

söylemek kolay olsa eski türkümü:

"Edirne köprüsü taştan

Sen çıkardın beni baştan."

Pınar, 01-09-1945 

Fotoğraf : Yılmaz AYNALI

 

 

HÜRRİYET KASİDESİ


Söylesem söz olur,

Söylemesem dert:

Dilimin ucunda zındanlar saklı

Zindanlar: Sıra sıra,

Kara kara serviler ardında

Hapishane yazar kapılarında.

İnsanlar içindir,

Ve demirdir

Kapıları

Gardiyan açar, gardiyan kapar.

Yedi kat yerin altından

Kan

Ve ateşden

Ve dağlarla güreşden

Sonra mamul kapılar:

İnsanlar içindir.

Gardiyan açar,

Gardiyan kapar.



Ve yalnız,

Elleri sabunlu

İstanbullu

Bir çingene izinsiz girer

İzinsiz çıkar.

Kan tutuyor beni, bağıracağım;

Bu dağlar bizimdir alemin değil!

Alnını karışlarım

Dostlarım;

Kardaşlarım

Sizden gayrının!

Ben dosta lokmamı veririm.

Fakat bir gün gelirse

-Ölmüş bile olsam-

Südün helal olmasın anam,

Bitmezsem mezarımdan,

Mantar gibi,

Ot gibi,

Ağaç gibi,

Ordulara, tanklara karşı.

Şarkımız malum;

(Çanakkale içinde aynalıçarşı)

Zındanlar; ayın altında

Zındanlar; suyun üstünde;

Yandan akar çeşmeleri.

Öpülesi döğmeleri;

İnsanlar doldurur hapishaneleri.

İnsanlar:

Kalebent,

Boynunda lale;

İnsanlar:

Hürdür!


AJANS


Radyoda bir hüzzam şarkı var

dışarda sümbül havası,

"halbuki şimdi uzak ufuklara kar yağıyor."


Daha evvel ajans dinledik,

zincirlerini şakırdatarak geçti esaret

alev raylar üzerinden demir arabalarla.


Toprak gebeydi,

toprak çocuklar: Dostlar,

kiminde orak, kiminde balta

-buğday kokan avuçları kan içinde-

emeklerini yığın yığın, başak başak

harman yerinde bırakarak

döğüştüler en ön safta.


Döğüştüler ve öldüler.


Sonra hürriyet

-yaralı ceylânlar gibi-

ve sulh

-anam sütü kadar helâl-

yüzünde ne bir kin, ne bir infial düştü yollara.


Yollar uzun, menzil ırak

ayakları kanıyor, yalnayak!


Bir şarkıdır bu

sulh ve hürriyet dediğin

ağız dolusu söylenir ufuklara karşı.

Bir şarkıdır bu

kalû belâdan beri söylenir

kurtlar dilinde, kuşlar dilinde.


Ben, onunla büyüdüm

onunla yürüdüm

onun için büyüttüm bu boyu

onun için ölebilirim.


Demir bu şarkıyla dövülür

Bu şarkıyla yürür gemiler

ve bir temmuz öğlesinde

mola verdiği zaman orakçılar

bu şarkıyla ayran içer.

Bu şarkıyla geçer

semasından insanların

boşaltıp rahmetini kümülüs bulutları.


Dostlar,

dostların dostları;

bu bâbda ne söylesek az.


Bir şarkıdır bu

kan ve ölümle yazılmış kalplerimize,

unutulmaz!


Yürüyüş, 09-01-1943

SELAM


Selamın geçiyor besbelli,
yeşerdi telgraf direkleri;

seneler sonrası, ormanından ayrı.


Bir sevinçtir aldı kırlangıçları,

rastgele öpüştüler;

düşünmeden günahı, öbür dünyayı.


Ben deli-divane olsam,

çok mu görülür?..

 

YAĞMUR DUASI


Görünmez ellerin sağdığı bulut,
Yağmur ki Allaha bağlanan umut;

Ellerini göğe kaldır açık tut:

Tarlada çamur teknede hamur

Ver Allahım ver sellice yağmur!


Ve bağrını toprak, avuçlarını el

Açıyor göklere; yağmur tek emel.

Ağlanmaz götürse yavruyu bir sel:

Tarlada çamur teknede hamur

Ver Allahım ver sellice yağmur!


Çatlak dudaklarını ıslatmıyor kan,

Toprakta yangın var, toprakta volkan.

Allaha gönderilen elçi: Kurban.

Tarlada çamur teknede hamur

Ver Allahım ver sellice yağmur!


KUŞ KANADINDAN


Halim selim değilim,
baştan kara ettiğim günler olur benim de.

Sevdiğim olur dert olur halim;

ezbere mecnunum bazı çöllerde.


Kırılır kolum kanadım,

naçar kalırım türkülerde;

anasız babasız, öksüz kalırım.

Yeşil kurbağalar öter yeşil göllerde,

ben garip, perişan gurbet ellerde.


Gurbet eller yoldur:

bir ucunda tevellüdüm müjdelenir,

kara haberim gelir öbür ucundan;

ve her çeşme başında üçe ayrılır.


Üç kardeşin en küçüğü ben avareye

kervan geçmez yollar salık verilir.

Gitmem demem.


Böyle yazmış yazan, aklı karalı

dere tepe, yokuş demem giderim.

Giderim de kanlı yaşlar dökerim,

akman demem, aksın varsın, silerim.


Elin olsun gül memeler arası,

meskenimdir benim hanlar, kahveler;

olmazsa, bahçeler, bağlar benimdir.

Benimdir ovalar, kartallar semti,

nerde akşam orda sabah ederim.

Yastıceğim taş olur,

"Altım toprak, üstüm yaprak"

ama gönlüm hoş olur.


Rumeli'nden bir türkü çalmayagörsün hele,

çıkmayagörsün Aliş Tuna Boyundan,

ilk kadehte sarhoşum.
 İflah olmam artık, hekim kâr etmez,
efkârlanır içerim, içer efkârlanırım.

Komşu kızları mı, ölüm mü geçmez,

neler geçmez hatırımdan, bir ben bilirim.

Evvel ve ahir geçer,

Yunus-u biçare, Şair Nedim, sakiya,

ömrün tesellisidir; geçer,

Sultan Süleyman'a kalmayan dünya.



Unuturum da sonra garipliğimi,

heheyyt!...derim bir, kuşlar, ağaçlar!

Ve çıkarım dağlara.

Nereli bu rüzgâr, bu su deli mi?

İznim olmayınca yasak macera.

Selamım, baş üstüne,

Kavgam, dert-yaş üstüne,

mazlumun âhıdır başımda esen

gocunsun paşalar, beyler

alimallah komam taş-taş üstüne.


Ve döğünsün eller, eller;

Ayvaz'ımın perçemi düşmüş sol kaş üstüne.

Çok sürmez velakin bu saltanatım,

tüfek icat olur,

hasetinden Kır-At'ım,

ben, arımdan ölürüm.



 


SAKLAMBAÇ

-Rıfat Ilgaz’a-


Niçin düşünüyorum

Saklambaç oynadığımızı;

Saklambaç oynadığımız günler

Çok mu geride kaldı?

Özlemiş olmalıyım.

Sen özlemedin mi?

Saklambaç oynamak istiyorum:

Çocukluğumuzdaki gibi

Ve son defa...


Bakalım gene bulabilecek misin?

Bu sefer çitin ardında değilim,

Ne de fırın içinde.

Çok başka yerlere saklanacağım;

Gözlerini yum çocuğum, gözlerini yum

Saklanıyorum...

Oldu bitti

Kara kuşlar öttü!..



27-4-1940.

 

 



Bu Yazıyı Ekle

Facebook    Deli.cio.us    Digg   
 






Bu sitenin Web Tasarımı Berilweb tarafından Trakyagezi için hazırlanmıştır © 2010-Sitede yer alan içeriklerin tüm hakları Trakyagezi, fotoğraf hakları sanatçısına aittir.

JoomlaWatch Stats 1.2.8b_09-dev by Matej Koval