Trakya’da Bağbozumu

Baharın gelişini, doğanın uyanışını coşku ve derin köklerden beslenen ritüellerle karşılayan Trakya halkı, emeklerinin karşılığını alışını, minnet duygularıyla, bambaşka coşkularla yüklü ritüellerle yansıtır. Yılların imbeğinden süzülmüş deneyimlerle, Trakya’da sonbaharın gelişi demek, tarım işlerinin bitmesi, hasat, ürünün ambarlarda yerini alması, kışlıkların hazırlanması ve bağbozumu demektir.

Kutsal Meyve; Üzüm…

Zamanın ötesinden adeta kutsal atfedilen bir meyvedir üzüm…

Hak dinlerin kutsal kitaplarında hurma, incir, zeytin ve nar gibi meyvelerle adı zikredilir.

Hz. Nuh’un büyük tufan sonrası içinde bulunduğu gemi karaya oturduğunda, elinde tuttuğu dal parçasını karaya ayak basar basmaz toprağa ektiği, bunun da bir asma dalı olduğu rivayet edilir.

Bu rivayete kulak verdiğimizde; “Büyük Tufan”ın coğrafyası olduğu öngörülen Mezopotamya topraklarında yükselen ve dünyanın 7 harikasından biri kabul edilen Babil’in Asma Bahçeleri’nin ismini günümüze kadar taşıması, anlaşılabilir bir durum olsa gerek. Nasıl da güzel bir aşk hikayesine ev sahipliği yapar, Babil’in Asma Bahçeleri…

Bu topraklarda eksik olmayan savaşların, kan ve kinin son bulması için, Medes Kralı ve Babil Kralı bir dostluk anlaşması yaparlar. Müttefik oluşlarını perçinlemek üzere; Babil Kralı II. Nebukadnezar ( M.Ö. 7. yy ), Medes Kralı’nın kızı Amystis’le evlenir. Bu durum, bir anlaşmanın ötesinde Amystis’e duyduğu derin bir aşka dönüşür.

Yeşil çayırları, serin rüzgarları, kuru toprağa hayat sunan nehirleri ve gölleriyle dağlar ülkesinin kızı Amystis, çöl sıcağıyla kavrulan Mezopotamya ovalarına bir türlü alışamaz. Vatan hasretiyle günden güne erir. Onun bu tükenişine çare olmak için, Kral Nebukadnezar, Amystis’in ülkesini çağrıştıran, teraslar halinde yükselen bir yapılar topluluğu inşa ettirir. Bir düzenekle en yükseğe çıkartılan Fırat Nehri’nin suyu ile sulanan görkemli bağlar, bahçeler içre salınan bu görkemli yapılar, ne yazıktır, yüzyıllar sonra gelen savaşlara ve doğanın gücüne direnemeyecektir.

Kırklareli Dionysos Rölyefi © Arif TEKİN

Dionysos efsanesi etrafında şekillenen kültür ise izlerini günümüze kadar taşımayı başarabilmiştir. Yunan mitolojisinde 12 Olympos tanrısından biri addedilir. Zeus’u kıskanan Hera’nın oyunları sonucu, aşık olduğu Semele doğmak üzere olan çocuğunu düşürür. Zeus bebeği kurtarır ve baldırında saklayarak yeniden hayata tutunmasına vesile olur. Kurumuş bir odun parçasının hayat bulmasını simgelemesi sebebiyle Dinysos’un da simgesi asma ağacıdır. Ölüme yakınlığıyla acıyı ( psikolojide manik depresif durumu temsil eder ), hayata yeniden tutunuşuyla ondan haz almayı simgeler.

Mitolojide bağ bozumu tanrısı olarak temsil edilir. Bağ bozumu şenliklerinde müziklere eşlik eden, koronun önünde gösteriler yapan kişilerden sebep tiyatronun ilk temellerinin atılışı da Dionysos kültürüne dayandırılır. Sözü edilen Dionysos kültürünün ( Bacchus ) tarihi süreç içinde Hristiyanlığa da etkileri olduğu görülür.

Tarihi süreci içerisinde Trakya’da bağcılık…

Tarihte rivayetlerle, mitolojik söylencelerle kendine yer edinen Dionysos kültürünün izlerine Trakya’da da rastlıyor olmamız şaşırtıcı bir durum değil. Zira Grek, Balkan ve Roma-Bizans kültürleriyle harmanlanmış bu topraklarda bağcılığın olmaması düşünülemez.

Trakya’da bağcılık farklı mikro bölgelerde rastlasak da, genel hatlarıyla üç bölgede yoğun görülür. Bu bölgelerden birisi Kırklareli ve civarı, diğeri Ganohora diye adlandırılan Uçmakdere-Şarköy arasında uzanan Tekirdağ bağlıkları, sonuncusu ise “üzüm kumsalı” diye adlandırılan Edirne’ye bağlı Uzunköprü ilçesi ve Yeniköy civarında yoğunlaşan bağlardır.

Özellikle Kırklareli ve civarındaki kült alanlarında, insan eliyle kayalara oyulmuş, bağcılık ürünlerinin sularının dinlendirildiği, şırasının çıkartılıp, çökeltildiği düşünülen havuzcukların varlığı, bu bağlamda düşünülmektedir. Lafın bu kısmında, bu yapıların Traklar ile ilişkilendirilecek kadar eskiye tarihlendirildiğini söylemek gerek.

Üsküp bağlarından başlayıp, Istrancalar’ın güney etekleri boyunca Kurudere, Avren ( Akören ), Evciler, İslambeyli, Sergen, Kızılağaç üzerinden Kıyıköy ve Panayır İskelesi koylarına gittiği rivayet edilen antik şarap yolununun önemli bir ticaret yolu olduğu biliniyor. Bu bölgeye taşınan bağcılık ürünlerinin deniz yoluyla Avrupa’nın içlerine değin gittiği yine tarihi kaynaklarla desteklenmektedir.

Roma dönemine ait Trakya’da rastlanan tek odeon yapısı Kırklareli’nin Vize ilçesindedir. Doksanlı yılların ortalarında yapılan kazılarda elde edilen sahne rölyeflerinde Dionysos betimlemelerine rastlanmış ve iyi korunmuş bu rölyefler Kırklareli Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kırklareli Müzesi’ndeki Dionysos Rölyefi © Dinçer Alabaşoğlu

Yine bu yöreden bahsedecek olursak; özellikle Pınarhisar ve civarında boyları bazen bir insan boyu ile mukayese edilebilecek toprak küplere rastlanması, bağcılık ürünlerinin saklanması, bir yerden bir yere taşınması maksadıyla kullanıldığı savıyla desteklenmektedir.

Tarihte üzüm bağlarıyla meşhur, Kırklareli’nin Üsküp beldesinin adı da benzer bir hikayeye kaynaklık eder. Yanlış bilinir ki; beldenin adının mübadelelerle Balkanlar’ın Üsküp yöresinden gelen kişilerden sebep konulduğu düşünülür. Oysa buraya o bölgeden iskan olmamıştır. Geçmiş dönemlerde yörede tarla açmalar, iskanlar sırasında hasat ürünlerinin saklandığı ( bağcılık ürünleri ile ilişkilendirilir ) düşünülen yüzlerce küpe raslanmıştır. Halk arasında “yüz küp” diye dillendirilen bu bölge, şivesel özellikleriyle ve Osmanlı’nın Balkanlardaki yadigarı olan şehri hatırlatmasıyla bugün Üsküp adına dönüşmüştür.

Geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan mübadelelere değin yörede yoğun yaşayan Bulgarlar, bağlarından sebep Kırklareli’ne “Lozengrad” ( Bağlar şehri ) demekteydiler. 1658’de yöreyi gezen Evliya Çelebi ise, o meşhur seyahatnamesinde, Kırklareli bağlarından “İçinde adam gezse kaybolur.” diyerek, övgüyle bahseder.

Trakya’nın bağcılık yapılan bir diğer önemli üretim alanı ise, tarihte Ganohora diye dillendirilen, Uçmakdere-Şarköy arasındaki kıyı bölgesi ve Ganos dağlarının güney yamaçlarına yaslanan tepeleridir. Burada da bağcılığın Trakya’daki izlerine dair ayrı gelişen bir süreç karşılar bizi.

Antik dönemlerden Roma ve Bizans’a değin sürdüğü öngörülen bağcılık kültürünün, Osmanlı döneminde de sürdüğünü söyleyebiliriz. Osmanlılar yöreye XIV.yüzyılda gelirler. Burada bulunan Rum halkın yaşantısına dokunmazlar. Zira yörede deniz yoluyla Bizans’ tan bu yana gelen zengin bir deniz ticareti bulunmaktaydı. Rumlar bağcılığı iyi biliyorlardı. Ganos dağının fay kırıklarının zenginleştirdiği mineralli kırmızı killi topraklarından hazırladıkları amforalar ile Marmara adasındaki diğer kolonilere, İstanbul boğazı üzerinden Karadeniz’deki limanlara, Çanakkale boğazı üzerinden Ege’ deki Yunan yerleşimlerine ürünlerini ulaştırmaktaydılar. Trakya’ nın iç kesimlerindeki bağcılık ürünlerinin ulaştırıldığı Kıyıköy’ deki limanlardan da yeni ürünleri alan gemiler Bulgaristan kıyılarından nehirler boyunca Avrupa’ nın içlerine ulaşıyorlardı.

Özellikle Marmara denizinin ortasındaki Prokenessos ( Marmara Adası ) ile zengin bir ticaret ağının olduğu ada civarında yakın zamanda tesbit edilen batıklardan çıkan Ganohora amforalarının amblemlerinden anlaşılmaktadır. Adanın Tekmezar Burnu yakınlarında raslanan batıkta 20 bin civarında amfora olabileceği varsayılmaktadır.

Öte yandan, fay hattının mineralli yöreye özgü kırmızı toprağından fırınlanan kiremitlere, amfora ve toprak kaplarla taşınan şarap ve zeytinyağı ürünlerine Marsilya gümrük kayıtlarında raslanmıştır. Hatta bu yöreden getirilen kiremitler sonradan “Marsilya kiremiti” diye Avrupa’da tanınmaya başlamıştır. Dolayısıyla bağcılık gibi onun oluşturduğu bir yan sanayi olarak yörede eski dönemlerden beri tuğla,kiremit,toprak kap imalatı yapılan fırınlarda da önemli sayıda insan çalışmaktaydı. Bu amforaların yöreye ifade eden bir formda işaretleniyor olması, bağcılık ve zeytinyağı şişelemesinin döneminin ilk markalaşma, yöre tescilleme çabalarından olması önemlidir. Şimdilerde tuğla-kiremit imalatı ile ilgili miras Tekirdağ’ ın tarih sahnesinden devşirdiği bilgi ve geleneğin sonucu yüzyıllar ötesinden günümüze ulaşmayı başarmıştır.

Bağcılık yöredeki en önemli tarımsal üretimin görüldüğü alandır. Bağcılık konusunda Hoşköy civarı yüzyıllar öncesinden gelen geleneğin devşirdiği üretim kalitesini korumaktadır. Yörenin mikroiklim özellikleri Fransa’nın Bordeaux şaraplarının üretildiği üzüm bağlarının bulunduğu Bourgogne yöresi ile benzerlikler taşır.

Bağa girdim bağ budanmış…

Yörede bağcılık öylesine derin bir kültür ve onun iz düşümleriyle doludur ki, halk türkülerinde bile bu durum aktarılmıştır. Şarköy’ün dillere pelesenk “Nazife Hanım” türküsü de o bağ bozumu türkülerinden biri olarak günümüze ulaşmıştır. Aslında türkünün derlenmiş bir hikayesine rastlanmamış, bu konuda ciddi bir araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yine de sözlerinden sebep yakıştırıldığı yahut türetildiği düşünen rivayetler mevcuttur.

Bunlardan ilki, türküde bahsi geçen ve 15’inde genç bir kız olan Nazife Hanım’ın, iffetinin sorgular. Kötü yolda, gençleri baştan çıkartır biri gibi gösterilir. Başkalarını yererken kendimizi aklama illetinin, bulaşıcı bir hastalık gibi o dönemlerden bu güne değişmemiş olması, türkünün kendisinden çok daha hazindir oysa.

Üsküp Bağları / Kırklareli © Nedret BENZET

Benzer bir diğer öykü ise, bağlarda zeytinliklerde yövmiyeci olarak çalışan, güzelliğiyle meşhur bu genç kızın, bağlarda çalışan delikanlıların aklını başından aldığı üzerinedir. Bir nüans eklenir hikayenin bu kısmına. Onun güzelliğine kapılan gençlerin işlerini güçlerini savsaklaması, bağ sahiplerinin işlerini uzatmakta, zarara sokmaktadır. Daha fazla gün yevmiye vermek durumunda, bağlarda daha fazla “kursak doyurmak” zorunda kalmaktadırlar.

Şu durumda Nazife Hanım’dan kurtulmak gerekmektedir. Bu durum onların kendi çirkin emelleri için fırsat kollamalarına da bir bahanedir. Ötelerde Marmara’nın mavi sularını ışıldatan, gökte ışıl ışıl yanan, on dördünde ayın şahit olduğu bir gecede, bağların kuytu bir köşesinde genç kızı ziyan (!) ederler.

Bağların neşesi, güler yüzü Nazife Hanım’ın ardından duyulan acı üzerine bu türkünün yakılmış olması, Nazife Hanım’ı baştan iffetsiz biri diye addeden kötü niyetli öykülerden daha akla yakın gelmektedir. Şimdi, vicdanımıza yaslanıp, iç sesimizle, bu hazin Şarköy türküsüne kulak verelim mi, ne dersiniz?

Bağa girdim bağ budanmış / Bağa bülbül dadanmış

On beş yaşında da Nazife de hanım / Kimlere aldanmış

O tepeden bu tepeye / Oyun olur mu

On beş yaşında da Nazife de hanıma / Doyum olur mu

Çıktım şarköy’ün düzüne / Sıra sıra zeytinler

On beş yaşında da Nazife de hanıma / Yazık ettiler

Mürefte Bağları, Üzüm İskelesi ve Cesur Denizciler…

Tekirdağ bağları akla gelince Ganohora yöresinin, Ganohora denince de Mürefte bağlarının yeri ayrıdır. Şarköy’e bağlı bu şirin belde kıyıdan Ganoslar’a değin uzanan bağları, butik şaraphaneleri, Türkiye’nin ilk ve tek bağcılık müzesi ile ( Kutman Bağcılık Müzesi ), çok daha üzüm kimliklidir. Aker ailesine ait butik şaraphanenin bahçesi ve mahzen bölümünün de küçük bir etnoğrafya müzesinden farkı yoktur.

Mürefte yörenin kendine has killi toprağından üretilen tuğla ve kiremitleriyle de oldukça meşhur bir yermiş vakti zamanında. Onlarca tuğla-kiremit atölyesinden bugün geriye bir şey kalmamış durumda. Fakat, bugün Marsilya Kiremidi diye ün yapan ürünlerin bu yöreden gemilerle taşındığı, dönemin gümrük kayıtlarından edindiğimiz bir bilgi. Marsilya bu değeri kendi adına tescillerken, bizler maalesef ki bugün bu duruma öksünmekle yetinmek zorunda kalmışız.

Sözüm ona, bu killi toprakta fırınlanarak üretilen küpler, testiler, amforalar bağcılık ürünlerinin depolanıp, bir yerden bir yere taşınmasında büyük rol oynamıştır. Fırınların yavaş yavaş terk edilip, ahşap fıçılara geçilmesi bir iş kolunun körelmesine de sebep olmuştur.

Şarköy’de Bağbozumu © Ethem Tolga YALÇIN

Mürefte’nin hemen ardında yükselen tepelerine yaslanan Tepeköy ve Çınarlı köyleri, mübadele öncesinde Rum nüfusun yoğun yaşadığı ve bağcılık konusunda deneyimi yüksek yerleşimlerindendi. Hatta o yıllarıa şahit olanların sözlü tanıklığı ışığında, Çınarlı’dan Mürefte’ye inen, içinden üzüm şırası, şarap gibi ürünlerin akıtıldığı kanalların varlığından bahsederler. Bu teknikle Mürefte’ye ulaştırılan ürünler buralarda depolanıp, saklanıp yahut son ürüne dönüştürülerek deniz aşırı ülkelere gönderilirmiş.

Denizden bahsetmişken, Mürefte bağlarının ürünlerinin tanıtılmasında en büyük rollerden birine sahip, meşhur tahta “üzüm iskelesi”nden ve Mürefte’nin cesur denizcilerinden de bahsetmek lazım gelir.

Tekirdağ’ın diğer yerleşimleriyle kıyaslandığında, Kumbağ-Şarköy arasında salınan ve sırtını Ganoslar’a vermiş bu bölgenin karayolu ile ulaşımı oldukça güçtür. Mürefte’nin de içinde bulunduğu bu bölgede, 1950’lere değin karayolu ulaşımı neredeyse yok denecek oranda kısıtlıydı. Hal böyle olunca, bölgenin bağcılık ürünlerini ekonomiye kazandırmasında tek seçenek, deniz yolunu tercih etmekten geçiyordu. Bu sebepledir ki, yöre bağlarının ve bağ ürünlerinin tanıtılmasında en büyük rolü, bu ulaşım ağında katkı sunan cesur denizciler oynamıştır.

Geçmiş yüzyılın ortalarına değin yaşı erenler, Mürefte’nin ufkuna düşen tahta “üzüm iskelesi”ni hiç unutmamışlardır. Güçlü fırtınalara dayanamadığında yeni baştan yapılan iskleye, o dönemin şartları gereği büyük gemiler yanaşamıyordu. Onlarca kilo ağırlığa sahip şarap-şıra fıçıları, üzerinde yürürken bile gıcırtılar çıkaran bu tahta iskeleye gelir, buradan güç bela sandallara yüklenir, açıkta demirleyen gemilere taşınırdı. Oldukça zahmetli bu uğraş sırasında bazen beklenmedik kazaların yaşanması ise işten bile değildi.

Şimdilerde daha güvenli, betonarme, büyükçe gemilerin yanaşmasına olanak ve

ren bir iskele uzanıyor Mürefte kıyısında. Gelgelelim o gümüşten yıllara nazarını değdirmiş hiçbir Mürefteli yoktur ki, ne o tahta üzüm iskelesini, ne de Mürefte’nin cesur denizcilerini unutmuş olsunlar.

Yaprağını yiyenler, damıtıp suyunu içenler…

Trakya’nın iç kesimlerinde bağcılık denildiğinde akla gelen yegane yer, tarihi sürecindeki öneminden yukarıda bahsettiğimiz üzere, Kırklareli’dir. Kırklareli üzerine verdiği “Kırklareli Vilayeti Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserler Yönünden Tetkik” isimli eseriyle Ali Rıza DURSUNKAYA , bizleri 1800’lerin sonuna kadar yörede önemini koruyan Kırklareli bağları, bağ alemleri, yörenin Müslüman ve yabancı azınlıkların kültürleri etrafında bağcılığın nasıl şekillendiği hakkında, derin bir kültürün izlerinden haberdar eder.

Bağ ürünlerinden şarap üretimi tamamen gayrimüslimlerin elinde şekilleniyordu. Müslüman ahali ise inançları gereği buna yanaşmaz, bağların üzümlerinden yemeklik olarak kullanır, yaprağının salamurasını yapıp yemeklerinde sarmalık kullanır, pestil, pekmez, bulama, hardaliye, kükürtlü şıra, üzüm şurubu, sirke vb…ürünler hazırlardı. Bu sebeple, Müslüman ahali “yaprağını yiyenler”, gayrimüslim ahaliye ise “şarabını içenler” diye kinayeli bir tabirle ifade edilirdi.

Bu kültür Trakya yöre mutfağında da kendini gösterirdi. Örneğin; Kırklareli’nin meşhur yemeklerinden olan papaz yahnisi hazırlanırken gayri müslimler şarap kullanırken, bu güzel yemeğin aromasını müslüman ahali üzüm sirkesi kullanarak sağlıyordu. Özellikle Rum balıkçılar, yağlı küçük balıkları asma yaprağına sarar öyle pişirirlerdi. Selanik göçmenleri ise, genellikle pırasalı iç harç ile karılmış boza kıvamında hamurdan, altına asma yaprağı döşenmiş siniye döktükleri hamurdan, köz ateş üzerinde bir çeşit börek yaparlardı. Üzümün kurusundan hazırlanan hoşaflar Ramazan akşamlarının, vücuttan harareti alan olmazsa olmaz lezzetlerindendi. Olgunlaşmamış koruğundan koruk suyu hazırlarlar, reçelini yaparlardı. Bu mutfak kültürünün günümüze uzanan yansımalarına yöre mutfağında az da olsa rastlıyoruz.

Kırklareli, tarihi süreci içerisinde Müslüman ahaliyle Rum, Bulgar ve Yahudi tebanın birlikte uzun yıllar hoşgörüyle yaşadığı bir kent olagelmiştir. Bu birliktelik, Kırklareli’ne, yansımaları bugüne değin takip edilebilen derin bir kültür miras bırakmıştır. Bu mirası ekonomiden, yöre mutfağına kadar, sosyal hayatın tüm katmanlarında görmek mümkündür.

Şimdi gelin Ali Rıza DURSUNKAYA’nın eserinden alıntılarla Kırklareli’nin bu derin kültürüne göz atalım.

“Bağların bozulacağı günü belediye meclisi tayin ve halka duyurudu. Bu zamana kadar bağlardan ancak yemeklik üzüm toplanabilirdi. Üzüm mahsulü vergiye tabi olduğu için bağ bozumu başlamadan evvel yetkililere haber verip, izin belgesi almak gerekirdi. İzin alınmasına rağmen yine de hükümet memurları şehre gelen yolların belli noktalarına çadır ve kulübeler koyar, yoldan geçen şırahanelerde ölçüm yaparlardı. Üzümleri iyi, orta, kötü olarak sınıflara ayırırlar. Belediye meclisi ve memurlardan oluşan bir heyet şırahanelerden ne miktar para alınacağına karar verirdi.”

Kırklareli Hardaliyesi…

Burhan FELEK, çocukluk anılarına yaslanan, dönemin hararetli Ramazan akşamlarına dair hatıratlarında, Kırklareli Hardaliyesi’nden bahseder. Babasının memuriyetinde Kırklareli Evkaf Müdürü olarak görev yapan Enveri Efendi’nin, İstanbul’da onları her ziyarete geldiğinde, 10-12 litrelik hasır örgülü cam damacana ile “içimi enfes bir meşrubat” getirdiğini anlatır.

Hardaliye ki, Mustafa kemal ATATÜRK’ün şehri ziyaret ettiğinde hardaliyeyi tattığını ve emir telakki edilesi bir ifadeyle “Bunu derhal millileştirin !” demiştir. 1930’lardan günümüze neredeyse üç çeyrek asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, Kırklareli hardaliyesinin haklı şöhreti cilalanamamış, yöreden birkaç üreticinin maharetli ellerinden demlenmesinin ötesine henüz geçilememiştir.

Kırklareli Hardaliyesi

Kırklareli hardaliyesinin İstanbul’un dönemin seçkin semtlerinde pek meşhur olduğundan da Ali Rıza DURSUNKAYA’nın tesbitleri vasıtasıyla haberdar oluyoruz. İstanbul’da, 1 Ocak 1885 tarihli bir gazeteye verilen ilan şu şekildedir :

“Bab-ı Ali Caddesi’nde, 4 numaralı dükkanda, meşhur Sucu Ohannes Ağa, bu kere cümlenin hoşnudiyetini celp etmek üzere, dükkanın fevkinde bir bab oda olduğu halde, bir tar’ı cedide imal ve meşerat-ı sairesini ikmal ve mahsusen KIRKKİLİSE’den ( Kırklareli ) Hardaliye Şıra celp ettiği gibi nefis şuruplar ve pekmezli boza ve çay furuhat ettiği ( sattığı ) ilan olunur.”

Kırklareli Bağ Alemleri….

İklim koşulları ve onu etkileyen coğrafi konumu sebebiyle, Kırklareli ve yöresindeki bağ bozumu, Tekirdağ bağlarının bozulmaya başlamasından hayli sonraya denk düşerdi. Bu durum günümüzde de üç aşağı beş yukarı benzer özellik taşır. Üzümler yemeklik için toplanabildiğinden hariç, bağbozumu maksadıyla bu işe başlanması Eylül’ün 3. haftasına hatta sonlarına rastgelirdi. Bağbozumu öylesine coşku dolu bir ruh iklimi yaratırdı ki halkta, kendine has ritüellerini ortaya koyardı.

Bağbozumu için izni verildiği halka ilan olunduğunda, bu müjdeli haber için şırahaneler muştular dağıtır, şırahanelerin üzerine bayraklar asılır, sokak aralarında davullu-zurnalı, gayda takımları eşliğinde süslenmiş manda kafileleri gezdirilirdi. Poyralarına süslü çadır bezleri gerilmiş ve bir yaşam alanına dönüştürülmüş manda arabaları sokak aralarından bağların olduğu kırsala hareket ederlerdi. O vakitten sonra bağlarda ulaşımdan konaklamaya kadar bu manda arabaları renkli bir sahnenin ana unsuru oluverirdi.

Öyle ki, Burhan İNCE’nin bu manzaraya dair aktardıkları yöredeki bağcılığın ne boyutlarda olduğunu ifade etmeye yeter de artar bile. İNCE, tesbitinde, üzümlerin manda arabalarıyla taşınırken, kasalardan sızan şıralardan yolların vıcık vıcık çamur olduğuna değinir.

Günlük işlerin bitip bağ harmanlarındaki meydanlara gece indiğinde, sazlı sözlü bağ alemlerinin vakti gelirdi. Bağ sahiplerinin izzeti ikramları, bağ alemlerinin musikiyle afyonlanmış eğlenceleriyle bir araya geldiğinde, ertesi gün çok daha hevesle işlere koyulunurdu.

Öte yandan, bağ bozumunun ekonomik hayata yansımalarından da bahsetmek gerek. Bağ bozumu zamanında çeşitli iş kollarında üretimler artar, ekonomik hayat bir parça daha felaha kavuşurdu. Sadece vasıflı iş kollarının bu ekonomiye katıldığını düşünmek bağ bozumunun yarattığı ekonomik genişliği anlatmaya yetersiz kalır. Örneğin, köylerden üzüm mahsullerini toplamak yahut hamallığını yapıp taşımak için bile vasıflı-vasıfsız binlerce insana ekmek kapısı açılırdı.

Dilerseniz olayın bu sosyo ekonomik bölümüne, yine Ali Rıza DURSUNKAYA’nın tesbitlerinden bakışımızı yöneltelim ve Trakya’da bağbozumu ile ilgili yazımıza son verelim:

“Bağbozumu günleri yaklaştıkça şehrin havası değişirdi. Tüfekçiler Çarşısı’ndaki esnaf, salkımları kesecek, başlıkları budayacak ufak bıçaklı sıvanalar, üzüm bıçakları, fıçılar, iki dipli büyük ve küçük sıra fıçıları doğramacı ve marangozlar şırahaneler için 10-15 kg üzüm alacak tahta sandıklar, arabacı esnafı ise üzüm taşıyacak araba yaparlardı.

Küpçüler, çömlekçiler, büyüklü küçüklü pekmez küpleri, reçel kavanozları, şıra güğümleri yaparlar. Evlerde de fıçılar, küpler, kavanozlar, pekmez tavaları gözden geçirilir. Pelte sucuğu için ceviz, badem içleri ayıklanır, ipliklere dikilir, kışa dayanıklı üzümlerden hevenkler yapılıp hazırlanırdı. Pekmez kaynatmak için köylerden binlerce araba odun gelirdi.”

Yazı : Dinçer ALABAŞOĞLU

Kapak Fotoğrafı : Ethem Tolga YALÇIN

Metin Fotoğrafları : Arif TEKİN, Ethem Tolga YALÇIN, Nedret BENZET, Dinçer ALABAŞOĞLU

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail