Trakya’da Halk Takvimi

Çocukluğumu dizinin dibinde geçirdiğim anneannem başka bir lisandan konuşurdu. Sözcükleri bala batırır dinleyene parmak parmak tattırırdı.

Istrancaların -tabiri caizse- eteklerindeki köy, modası değişen bir elbise gibi mevsimleri kuşanırken; o ise zamanın bu devinimini öykülere, rivayetlere, kimi zaman gülümseten atasözlerine sarar sarmalar, göze görünmez bir takvimin yapraklarını başka türlü çevirirdi.

TRAKYA’da HALK TAKVİMİ

Halk takvimi için; bir yörede yaşayan ve hayatlarını özellikle tarımsal faaliyetlerle geçiren toplulukların zaman ve iklimsel ilişkiler arasında gözlemledikleri uzun yıllara dayanan deneyimlerden edindikleri bilgi birikimi denilebilir.

Bu bilgi birikimi kırsal yaşamın şekillenmesinde büyük rol oynar. Uzun yıllara dayanan zaman ve iklime dair deneyimler, sosyal hayatın devamlılığında rol oynayan tarımsal ve iktisadi faaliyetleri olumlu ya da olumsuz yönde etkiler.

Mevsimlerin devinimi insan topluluklarının davranış şekillerini, tabiata dair korkularını, kaygılarını ya da ümitlerini besleyen bir öğe ola gelmiştir. Çoğu zaman bunun üzerine bir kültür inşa etmişler, çeşitli ritüellerle, kutlamalarla bunu sonraki kuşaklara aktarmışlardır.

Hıdırellez, Kakava, Nevruz, Mart dokuzu gibi bahar kutlamaları; yağmur duası, bolluk bereket günleri, hasat, bağbozumu gibi diğer mevsimsel döngü içerisindeki kutlamalar ve şenlikler, yeşerdikleri veya taşındıkları kültürün öğeleriyle kaynaşarak günümüze değin aktarılmışlardır.

Baharın gelişi, doğanın uyanışı, tarımsal ürünlerin ekim, dikim ve hasadı, hasat edilen ürünlerin katma değer yaratan başka başka yan ürünlere dönüştürülmesi ve nihayetinde ekonomik devamlılığın temini gibi öğeler, halk takviminin doğru okunup değerlendirilmesi ile anlam kazanır.

Buna karşılık halk takvimi yöresel özellikler taşır. O yöredeki sosyal hayatın şekillenişi, coğrafi şartların iklim üzerindeki etkileri bir başka yörede farklıdır. Hal böyle olunca bir yörede karşılaşılan bir öğeye, bir başka yörede rastlamayabiliriz.

Üstüne üstlük bu yöresellik, kuşaktan kuşağa bilgi aktarımının en etkin ve doğru yolu olan kültür ve dile de yansır. Halk takvimine göre şekillenen sosyal hayat; inanışlar, söylenceler, atasözleri, ritüeller, kutlamalar vb…öğeler ile kendine has yüzünü en yalın haliyle yansıtır.

Dilerseniz şimdi hep birlikte Trakya’da karşımıza çıkan, bazı ritüellerini Balkanlar’da yahut Anadolu’nun diğer coğrafyalarında da gördüğümüz halk takvimine dair öğelere bir göz atalım.

Kasım Günleri & Hızır Günleri…

Halk takvimini miladi takvimden farklı olarak iki ana evreye ayrılır. Kış günlerini temsil eden Kasım Günleri ve yaz günlerine atfedilen Hızır Günleri.

Kasım Günleri 179 gün sürmekte ve Kasım’ın 8’inden Hıdrellez günü olarak bilinen Mayıs’ın 6’sına kadar olan zamanı ifade etmektedir. Hıdrellez ile başlayan Hızır Günleri ise yazı temsil eder ve 186 gün sürmektedir.

Kasım günleri içerisinde yer alan ve en soğuk dönemi ifade eden zaman dilimine Zemheri denir. Miladi takvime göre karşılığı düşünüldüğünde Aralık ayının son günleri ile Ocak ayının tümünü Zemheri’den kastedilen zaman dilimi içinde görmek mümkündür. Kışın bu en soğuk en yıkıcı zaman dilimi içerisinde, yüzlerce yıl birarada yaşamış Balkan halklarının ortak ya da birbiri ile etkileşimleri sonucu vücuda getirdikleri, Trakya Halk Takvimi’nin iki önemli öğesi karşımıza dikilir. Bocuk Gecesi” ve “Tahta Atımı” geleneği…

Bocuk Gecesi & Tahta Atımı…

Zemheri içerisinde karşımıza çıkan “Bocuk Gecesi” kışın en soğuk gecelerinden birini ifade eder. Halk takviminin bu özel gecesinin günümüze kadar ulaşabilmesi, çevresinde gelişen bir dizi halk söylencesi ve ritüelleri sebebiyledir.

Bocuk gecesi, Balkan menşeili halkların bir kültür damıtımı gibi yansıtılsa da, ritüellerinin pek çoğunu Türklerce ortaya koymuştur. Daha doğrusu benzer çıkışlı bir gelenek mülümanlar ya da gayrimüslimlerce yeni ve kendine yakın kimlikte ritüeller edinilerek diğerinden ayrışmıştır.

Örneğin; Bocuk gecesi suya atılan bir tahtanın donacağına dair ritüel, bu tarihten 10 gün sonra gayrimüslimlerce yeşertilen “Tahta atımı” geleneği ile büyük benzerlikler gösterir.

Bocuk gecesi Ocak ayının sekizinde ( Trakya’daki farklı yerleşimlerde birkaç gün farklılıklar görülebilir…) kutlanmaktadır. Kışın en sert gecesi olacağı inancı etrafında bir dizi ritüele rastlarız.

Bocuk gecesi geleneğinin dayandığı en temel öğe bolluk bereket beklentisi, bilinmeyen kötülüklerden korunma güdüsüdür. Kışın en soğuk gecesi olan bu gecede sular donarsa, kışı takip eden baharla birlikte hanede bolluk bereket olacağı, sağlık sıhhat bulunacağı, hayvanların ve tarladaki ürünlerin daha bol ürün vereceği inancı yaygındır.

Bocuk gecesine dair korku öğesi, popüler kültürün kolaycı bakışıyla Hristiyanların “Cadılar bayramı”na benzediği yönünde sunulsa da, aslında Balkanlar’da karşımıza çıkan ve kendine has özellikler gösteren “Kuker” ya da “Kukla Cemal” oyunuyla ilişkilendirilmesi daha doğrudur. “Bocuk anası”, “Bocuk karısı”, “Bocuk dede” diye adlandırılan korkutucu kıyafetlere bürünmüş bir varlığın, kışın en soğuk gecesinde sokaklarda dolaşıp korku saldığı, bolluk ve bereketi çaldığına inanılır. Bu sebeple kimse evlerinden dışarı çıkmaz ve konu-komşu-akrabalar ile eve kapanıp kilerde bulunan yiyeceklerden yiyerek sabahı bekler.

Bu geleneğin Bulgaristan’da yaşayan karşılığı olarak, Yambol’da renkli bir festivale adını veren Kuker Festivali gösterilebilir.

Günümüzde en diri haliyle Keşan’ın Çamlıca beldesinde yaşatılan bu gelenek ile ilgili sayfalarımızda daha önce yer verdiğimiz “Bocuk Gelecek Hepimizi Yiyecek” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Bocuk gecesi geleneğinin bir farklı haline ise Kırklareli’nin Balkan köylerinde rastlıyoruz. Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesine bağlı İslambeyli köyünde, kışın bu en soğuk geçeceğine inanılan günlerinin arifesinde, yine korku öğesinin hakim olduğu bir ritüel uygulanırdı. Uzun, kalınca bir sopanın üzerine içerisi samanla doldurulup gerçek görüntüsü verilen bir kurt postu geçirilir, sokaklar boyunca gezdirilirdi. Bu kurt postu pencerelerin diplerine uzatılıp, içeridekiler -güya- korkutulur; bu korkunç yaratığın o evden def olması için hane halkından kilerinde bulunan yiyeceklerden ( yumurta, buğday, un, ayva, ceviz, karakabak vs…) vermesi istenirdi. Korkutucu öğe olarak öne çıkan kurdu kovan hane, ağılda hayvanlarının, kilerde bereketinin artacağına dair umutlarını perçinlemiş olurdu.

“Tahta atımı geleneği” ise mübadele öncesi bu bölgede yaşamış olan Hristiyan halk tarafından sahiplenilen halk takviminin bir başka ritüelidir. Müslüman halkın kutladığı Bocuk gecesi geleneğine karşılık, bu tarihten 10 gün sonra ( 18 Ocak ) kışın en sert günü olacağı inancı etrafında, suya atılan tahtanın donacağına inanılır. Hatta Hristiyan olmaları sebebiyle, tahtanın haç şeklinde çatıldığından hareketle “Haç atımı” diye de dillendirildiği olur. Ortadoksların günümüzde de kutladığı, “denizden haç çıkarma” ritüelleri ile ilişkilendilir. Bu gelenek mübadele öncesine değin Rum ve Bulgar toplulukların yoğun yaşadığı Uzunköprü civarında sürdürülmüş, şimdilerde ise ancak halk takviminin bir öğesi olarak hafızalardaki yerini korumayı başarmıştır.

Cemreler…

Cemreler baharın ilk müjdecileridir ve kelime itibariyle “kor-köz” gibi anlamlar taşır. Halk takviminde ise havaların ısınmasını dile getirilen özel zamanları işaret eder. Kasım günlerinin 105. gününde havaya, 112. günü suya ve en son olarak da 119. günü toprağa düştüğüne inanılan cemreler, genel olarak doğanın uyanması için gerekli sıcaklıkların görülmeye başlandığı zamanı ifade eder. Birer hafta arayla görülen cemrelerin ilk ikisi miladi takvime göre Şubat ayının son iki haftası, sonuncu cemre ise Mart ayının ilk haftası gerçekleşir.

Cemrelerin görülmesi ile ilgili hoş bir Edirne geleneğinden yeri gelmişken bahsetmek gerekir. Baharın bu günlerinde bahar temizliğine koyulan anneler kendilerini meşgul etmesinler diyerek, yanlarına katık edecekleri yiyecekler koyar ve evdeki çocukları “Gidin cemreleri arayın !” diyerek Meriç boyundaki mesireliklere yollarlarmış.

Çocukların azık çantalarında mutlaka bulunması gereken yiyeceklerden birisi haşlanmış yumurtadır. Trakya’nın diğer kesimlerinde benzer şekilde kırlara çıkılarak kutlanan “Mart dokuzu” geleneğinde olduğu gibi yumurta tokuşturma geleneği diri olarak yaşatılmaktadır. Bu geleneğin gayrı-müslim halkın yörede mübadele öncesi yaşarken kutladığı Paskalya günlerindeki yumurta boyama, yumurta tokuşturma geleneğinin müslüman halk tarafındaki karşılığı olduğu aşikardır.

Mart kuzularının makus kaderi…

Son cemre toprağa düştükten sonra, sırtını Mart güneşine veren mevsim üzerindeki beyaz yorganı üzerinden sıyırır atar. Bitkilere su yürümeye, doğa yavaş yavaş uyanmaya, damda gezen “Mart kedileri” ise insanı uyutmamaya kodlanıverir.

Aaa, bir de “Mart kuzuları”, “Mart oğlakları” var…Şimdi besicilik sebebiyle küçükbaş hayvanların yavrulamaları farklı dönemlere yayılmışsa da, eskiler Mart kuzularını-oğlaklarını dört gözle beklerler. Bu sürünün çoğalması, bereketin artması gibi anlamlar içerir.

Fakat Trakya gibi coğrafyada Mart kuzularıyla oğlaklarını bekleyen bir de makus kader vardır. Mart ayının bu kuzucuklarından kimileri Mayıs ayına kadar serpilecek ve bu defa “Hıdrellez kuzusu”, “Hıdrellez oğlağı” namını alacaktır. Bu paye gibi görünse de bilmeyenlere hatırlatalım; Hıdrellez kuzularının oğlaklarının kaderi – hiç kaçarı yok- eti en makbul görülen lezzetli bir çevirme ya da oğlak kebabından öte değildir aslında.

Bakmayın siz eskilerin “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır !” dediklerine; Mart ayının gelişi mevsim döngüsünü, doğada bitkiler ve hayvanlar aleminin olduğu kadar insanların ruh iklimini de bir anda değiştiriverir. Tarifsiz bir coşkuyla kendini Mart güneşine teslim edenlerin akça pakça tenlerinin, eskilerin dediği gibi bir anda “kara kayış” gibi olması işten bile değildir.

Marteniçka…

Bir Balkan geleneği olan Marteniçka -ki daha çok Bulgaristan’da rastlarız- göçlerle ve uzun yüzyıllar bir arada yaşamış halkların kültür aktarımıyla Trakya’ya da taşınmıştır. Baharın gelişinin sağlık ve barış temennileriyle kutlandığı, halk takviminin en renkli yapraklarından biridir.

Marteniçka esas olarak kırmızı ve beyaz iplikçiklerden eğrilen bileklikler, yaka süsleri gibi objelere denir. Marteniçkalar düğme, boncuk, metal objelerle zenginleştirilebilir ya da insan figürleri taşıyan süslemelere sahip olabilir. Bazen bu süsler evlerin kapılarının üstlerine, bitkilerin dallarına vb…de asılır. Özellikle Bulgaristan’da Mart ayının gelişiyle her tarafta marteniçkalar satan hediyelik eşya dükkanları kendini hemen ortaya koyar.

Kırmızı beyaz ipliklerden marteniçkalar hazırlayıp bileklerine takanlar üç düğüm atarlar ve üç dilek dileyerek kırlangıçları ya da leylekleri gözlemeye başlarlar. Umulur ki, Mart ayı çıkmadan onları görürlerse bilekliği takarken gönüllerine yerleştirdikleri dilekleri de gerçekleşecektir. Mart ayı bitmeden kırlangıçları ya da leylekleri görenler bileklerindeki marteniçkaların düğümlerini çözeler ve taze bir bahar dalına asarlar.

En çok da sağlık ve barış dilenir Merteniçkalar ile… Bulgaristan’da bunun dayandırıldığı rivayet hoş ama bir o kadar da yürek burkucudur :

Rivayet odur ki, Bulgaristan’da uzaklara savaşa giden askerler sağlık durumlarını, savaşın seyrine dair bilgileri güvercinlerin ayaklarına bağladıkları beyaz ipliklerle evlerine haber verirlermiş. Posta güvercinleri ayağında beyaz ipliklerle yuvalarına dönerlerse, bilirlermiş ki savaş onların lehine sonuçlanmaktadır. Eğer ki güvercinlerin ayaklarındaki ipliklere kırmızı kan bulaşmışsa, sıladakiler bilirlermiş ki savaş aleyhlerine gelişmekte ve çok kayıp olmaktadır. İşte o zaman; “Vay ki vay…!”

İş bu sebeptendir ki; marteniçkalar takılırken barış ve sağlık-hoşluk dilekleri ilk sıralardadır. Ama her güzel ritüeli kendi kisvesine büründüren zaman bu geleneği de sömürerek, dileklerin yönünü “Ev, iş, araba, hamarat bir eş, sadakatli bir koca…” şeklinde evrimleştirmeye muktedir olmuştur.

Yine aynı coğrafyada marteniçkaların bileklere, yakalara takıldığı Mart günleri “Mart baba” ya da “Mart ana” denilen, elinde eteğinde bolluk bereket sürükleyen ululanmış bir kişiliğin tüm coğrafyayı dolaşarak baharı müjdelediği güçlü bir diğer söylencedir.

Aynı sahnelere dilek ağaçlarına, yatırların ebedi istirahatgahlarına bağlanan çul, çaput, bez parçalarında da rastlamıyor muyuz ? Coğrafyalar, milletler, dinler farklı olsa da insanların en güçlü sığınağıdır “ümit etmek”.

Bahar bolluğun bereketin, sıkıntılardan ve hastalıklardan kurtulmanın da simgesi oluverir dolayısıyla. Çetin kış günlerinden sonra baharın gelişi müjde gibidir. Ve baharın bu müjde yüklü gelişi inançlar, gelenekler ve kültürün yüzyıllardır yoğrulmasıyla devşirdiği bir ruhla kutlanmalıdır artık.

Mart ayı içerisinde görülen ve ısınan havalara inat kışın soğuk elinin kapıya bir kez daha vurduğu soğuk günler olarak düşünebileceğimiz “Kocakarı soğukları” muhtemelen ayın ortasına varmadan kendisini hissettirir. Eskiler “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır…!” atasözüne atıfla, “Mart martlığını yine yaptı…!” derler.

Bazı halk takvimi araştırmacıları konuyu yanlış değerlendirerek “Mart dokuzu” olgusunu da “Kocakarı soğukları” gibi Mart ayı içerisinde kendini gösteren soğuk günler olarak değerlendirir. Oysa burada bir değerlendirme hatası yapılmaktadır.

Anadolu coğrafyası da dahil olmak üzere Orta Asya, Mezopotamya ve Fars topluluklarınca “Nevruz” ( Yeni Gün ) olarak kutlanan gün, Balkan ve Trakya coğrafyasında karşılığını “Mart Dokuzu” denilen kutlama ile bulur. Rumeli’nin fethinden itibaren bölgeye iskan ettirilen çoğunluğu Yörük Anadolu halklarınca bu bölgeye taşınan bu gelenek, zamanla Anadolu’da ifade ettiğinden farklı bir şekle bürünmüştür. Daha naif, daha cılız bir kutlama olarak sadece hafızalarda “Nevruz” ismini saklı tutarak, bu bölgede “Mart dokuzu” ismini kuşanmıştır. Miladi takvime göre karşılığı 21 Mart gününe denk düşmektedir.

Ritüeller üç aşağı beş yukarı aynıdır. Akşam üzerine yakın saatlerde kırlara çıkan insanlar, beraberlerindeki azıklarıyla ve “Halil İbrahim bereketi” dileyerek yer içerler. Azıklarını diğerleriyle paylaşırlar. Daha önce Edirne’deki “Cemre arama” geleneğinde bahsettiğimiz gibi, azık çantalarında haşlanmış yumurta bulundurmak, yumurta boyamak, yumurta tokuşturmak gibi adetler burada da kendini gösterir.

Trakya’nın bir başka köşesi olan Uzunköprü civarında ise Mart Dokuzu’nun hemen ardından gerçekleştiği uzun yılların gözlemleriyle sabit olan soğuk günler “Mart dokuzu soğukları” ya da “Babo günleri” diye adlandırılır.

Cemrelerin düşmesinin ardından atasözleri ile günümüze aktarılan deneyimler halk takviminin en kıymetli kayıtlarıdır. Edirne’den derlenen bir atasözü göçmen kuşların gelmeye başladıklarını çok yalın bir dille ifade eder : “Cemre havaya, leylek yuvaya…”

Kırklareli’de yaygın bir diğer atasözü ise Kasım Günleri’ni kastederek leyleklerin gelişi ile ilgili şöyle seslenir zamanın ötesinden : “120’de ovaya, 130’da yuvaya…”

Kırklareli’nin Dokuzhöyük Köyü’nden derlenen bir diğer atasözünde; “Geldi Mart’ın dokuzu; çayıra sal öküzü…” diyerek, besi hayvanlarının kırlarda kendilerine taze otlar bularak beslenebileceklerini farklı bir üslupla dile getirir.

“Havaya güven olmaz…!” der eskiler. Bu sebeple Mart ayının bitmesiyle havaların ilelebet güzel geçeceğine inanma gafletine düşmezler. Yine bir atasözüyle bu deneyimlerini zamanın ötesine fısıldarlar :

“Kork April’in beşinden, öküzü ayırır eşinden…!” Bu atasözünde April diye bahsedilen Nisan ayıdır. “April’in beşi” diye bahsedilen günlerin ise Nisan ortalarında görülen sıcaklık düşmelerinin gözlendiği günlere denk düştüğünü dile getirmeliyiz.

Kıkbir otu, Kakava, Hıdrellez…

Hıdrellez Mayıs ayının 6’sına denk düşen gündür. Artık “Kasım günleri” bitmiş ve yaz günlerini ifade eden “Hızır günleri” başlamıştır. Tarımsal, ekonomik ve sosyal olarak kırsal yaşam içerisinde değer bulan Hızır Günleri’nin başlangıcı sayılan Hıdrellez bir manada yeni yıl başlangıcı gibi bir hissiyatla kutlanır.

Hıdrellez gününe gelmezden bir gün evveline, Kasım Günleri’ne vada edilen 5 Nisan gününe dönersek, özellikle Kırklareli’de karşımıza çıkan bir ritüel karşımıza dikilir. Aslında bu ritüel Hıdrellez’i karşılamazdan evvelki güne dair ritüellerden sadece biri olsa da ismini dile düşürmüştür. Kırkbir otu geleneği…

Yöre halkı Hıdrellez’den bir gün evvelki akşamüzeri saatlerinde “hıdırlık” denilen su boylarına giderler. Bir dizi Hıdrellez ritüeline sahne olacak bu zaman diliminde, su boylarından bazılarının şifalı olduğuna inanılan ( nane, kekik vb… ), bazıları mutfakta yer bulan ( gelincik çiçeği, labada, ısırgan otu vb… ), bazıları baharın uyanışını simgeleyen ( çiçeklenmiş bahar dalları ), bazıları ise evlerin kapı üstlerine konularak kötülükleri uzaklaştırmayı ifade eden ( çakır dikeni, ısırgan vb…) otlardan güya 41 çeşit toplamak gaye edilir. Güya 41 otun tümünü bulanlar o gece uykuya yatmadan dileyeceklerine tez vakitte kavuşacaklardır.

Hıdrellez ve Kakava kutlamasının birbirinin aynısı olduğu zannedilir. Temelde aynı kaynaktan çıkan bu iki bahar kutlamasının kendine has farklılıkları vardır.

Kakava Edirne ve Kırklareli’de yaşayan Roman vatandaşların etkisinde kutlanan bir bahar kutlamasıdır. Tarih olarak Hıdrellez gibi Mayıs ayının 6’sında kutlanır. Roman vatandaşlarca “Tencere bayramı” olarak da isimlendirilmesinin Osmanlı’ya dayanan bir hikayesi vardır :

Kakava geleneği 16. yüzyıl ile birlikte Trakya’da görülmeye başlanır. Bu dönemle birlikte Osmanlı’nın geri hizmetlerinde Romanların varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Romanların kendi içinden temsilen seçtikleri Çeribaşı’nın hizmetlerinin karşılığı olarak senede birgün vergi toplaması için Hıdrellez günü seçilmiştir. Bu toplananlar ile Romanlar Osmanlı’ya gösterdikleri yararlılıkları sebebiyle ödüllendiriliyor, bunun yansıması olarak da bir kutlama gerçekleştiriyorlardı. Bunun adına ise; bir arada yemek olup yemek içmek, fakir ve muhtaçların senede bir gün olsun layıkıyla doyurulması amacından yola çıkarak Kakava ( Tencere Bayramı ) deniliyordu.

Özellikle Edirne Kakava’ya büyük sahipleniş göstermektedir. Kırklareli ise isminde Kakava lafzı bulunan bir kent festivaline ( Kırklareli Karagöz Kültür Sanat ve Kakava Festivali ) ev sahipliği yapsa da, Hıdrellez, Kakava, Kırkbir otu gibi bahar kutlamalarını, sudan sebeplerle, Şeytanderesi başta olmak üzere “hıdırlık” denilen bu su boylarından, mesireliklerden uzaklaştırdığı için bu kutlamayı hakkıyla yaşatamamaktadır.

Edirne ise Kakava şenliği’ni UNESCO eliyle “Somut olmayan kültür varlığı” olarak tescil ettirmek için girişimlerini, her yıl bu tarihte Edirne’yi sırf bu sebepten ziyaret eden binlerce ziyaretçi ile perçinlemeyi başarmıştır.

Edirne’de Hıdrellez ve Kakava’nın ardından özellikle Meriç Nehri havzasındaki güney yerleşimlerde ( Uzunköprü, Meriç, İpsala, Keşan, Enez ) Dallık denilen bahar şenlikleri başlayacaktır. Edirne merkeze bağlı Tayakadın köyünde ise sadece kadınların katıldığı, erkeklerin davetli olmadığı “Tayakadın Bahar Şenlikleri” kendine has bir bahar kutlamasıdır. Tıpkı Tekirdağ’a bağlı Emiryakup Köyü’nde Kafkaslar’dan gelenlerce kutlanan ve kendine has ritüelleri olan “Tepreş Şenlikleri” gibi…

Her biri halk takviminin zamanı kendi lisanından anlatan bir gününe denk düşen tüm bu bahar kutlamaları ile ilgili ayrıntılı bilgiyi, daha evvel sayfalarımızda paylaştığımız “Trakya’da Hıdrellez Geleneği” isimli içeriğimizde bulabilirsiniz.

Yağmur Duası…

Trakya’da en yaygın geleneklerden birisi de yağmur duasına çıkılması geleneğidir. Baharda ekilen dikilen bitkiler ve doğanın canlılığının devamı için suyun gerekliliği aşikardır. Bu sebeple Nisan sonundan başlayıp Mayıs ayı boyunca sürdürülen yağmur duası geleneği Trakya’da en sık karşılaştığımız gelenektir. Bugün kırsalda tarımla geçinilen köylerde sürdürülen geleneğe göre, gücü olan köyler ya da birkaç köy bir araya gelerek yağmur duasına çıkarlar. Rahmet dileklerini Cenab-ı Hak’ka ileterek yapılan duanın ardından, büyük kazanlarda pişirilen yemekler yenilerek birlik beraberlik duyguları pekiştirilir.

“Çocukların saf masum yüreklerinden döktüğü dualar geri çevrilmez…” derler ya; onlar da kendi lisanından yakarırlar Yaradan’a. Tekerlemelerle…

“Teknede hamur / Tarlada çamur  / Ver Allah’ım ver / Sellice yağmur”

Kırklareli’nin Pınarhisar ilçesine bağlı İslambeyli köyünde 1970’lerin sonuna değin yapılan, sonrasında terkedilen ancak o dönemleri yaşayan orta yaş ve üstünün hafızalarına kazınan bir diğer yağmur duası geleneği ise çok daha otantik öğeler taşır. Bu konuda “Trakya’da Fasl-ı Bahar; Yağmur Dadalası” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Bolca Nine…

Tarihin birçok evresinde yöre halkı tarafından ulu, ermiş, dede, yatır denilen manevi hayatın önderi sayılan kimliklerin ziyaretleri bazen halk takviminde bir zaman dilimine de denk düşebilmektedir. Trakya’nın hemen her köşesinde karşımıza çıkan bu manevi hayatın ulularının ziyaretleri arasında en öne çıkan örnek şüphesiz Bolca Nine örneği olabilir.

Babaeski’nin Mutlu Köyü’nde bulunan ve Türk kadınının en duru hasletleriyle ululanmış bu bilge kadının ziyaretgaha dönüştürülen ebedi istirahatgahı, hıdırellezden Mayıs ayı sonuna kadar, “umut düşkünleri” tarafından komşu kapsı edilir.

Bu konuda “Bolca Nine” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Harman Günleri…

Tarım toplumları için tarımsal işlerin mevsimsel döngü gözetilerek yapılması halk takviminde hep belli zamanları işaret eder. Ağaçlara su yürümesi, budama, bitkilerin ekim-dikim veya tekleme ( seyreltme ) zamanları, dane tutması, hasada gelmesi, kurutulması, kilere konması, yan ürünlere dönüştürülmeleri vb… üç aşağı beş yukarı hep benzer zamanlara denk düşer. Bu yüzden bu bilgi birikimi çok değerlidir.

Bu sırayı gözeterek bahar tüm bereketini kuşanır ve yerini halk takviminde hasat günleri denen sarı sıcak bir yaza bırakır. Eskilerin “Eyyam-ı Bahur” dedikleri Ağustos sıcakları Trakya’da “Harman sıcakları“ diye karşılığını bulur. Muhtemelen Ağustos ayının ilk yarısı içerisinde, Trakya’da “Akyel” denilen güney rüzgarlarıyla taşınan sıcaklar kasıp kavurur ortalığı. Eski harman şenlikleri, düvenler döndürülen o meşhur harman yerleri modern zamanlara yenik düşse de hatıralardaki yerini hala sıcak tutmaktadır. Bu aktarımın gücünü korumasındaki en büyük etmen muhakkak ki eski zamanlarda köylerdeki birçok işin imece usulüyle, paylaşılarak yapılmasının sunduğu lezzettir.

Eski zamanlarda köyler daha kalabalık, iş yapılan tarım toprakları miraslar yoluyla bu denli bölük pörçük olmadığı için, harman yerleri büyük araziler işleyenlerin isimleriyle anılırdı. “Muhtarın harmanı, Halil Ağa’nın harmanı, Fasulye harmanı vb…” harmanı yapılan ürüne, harman yeri sahibinin namına göre işlerin bitiminde yemekli, eğlencesi bol Trakya’ya özgü şenlikler yapılırdı. Her ne kadar daha yerel olsa da, bu harman şenlikleri bile halk takviminde tebessümle karşılanası bir karşılık bulur : “Falancanın (!) harmanı gelse de kurtlarımızı döksek…”

“Ağustos’un yarısı yaz, yarısı kıştandır…!” der eskiler. Ağustos’un ikinci yarısında nereden geldiği bilinmez bir soğuk hava tüm bedenleri tepeden tırnağa titretir. Bu artık mevsimin dönmeye yüz tuttuğunun işaretidir. Ağustos böceklerine uymadan, karınca misali bir an evvel kışa hazırlanmak gerektiğini söyler, bu tavsiyeye kulak asanlara.

Ağustos sonundan itibaren gökyüzündeki öbek öbek göçmen kuşların vedası başlar.

Sonbaharın ilk rüzgarları dalda yaprağı, yuvada kalan son leyleği üzerken, köylerde şimdi kilere konulacak kışlıkların yine imece usulüyle hazırlanmasının vaktidir. Kuru yufkalar, ev makarnası, kuskus, tarhana, turşular, konserveler hazırlanır. Karakabaklar, mısır dizgileri, güneşte kurutulmuş dizi dizi biberler, kurtlanmasın diye ceviz yaprakları ile birlikte saklanan fasulyeler kilerdeki yerlerini alır.

Eylül ayının ilk yarısını henüz devirmişken, ajandaya not düşer gibi bir tarih tüm Trakya’yı etkisi altına alıverir. Trakya’nın bir asırı devirmiş ve yaşayan en son panayırı olan Pavli Panayırı. Trakya’da herkes bilir ki, on binlerce insanı bir araya toplamaya muktedir olan Pavli Panayırı geleneksel olarak 18 Eylül’de başlar ve 4 gün boyunca sürer. Bu tarih günümüz şartlarında Eylül’ün 3. haftasına denk düşecek şekilde, Perşembe’den başlayıp Pazar günün de kapsayacak periyodu kapsamaktadır.

Bir diğer adı “Pehlivanköy Sonbahar Panayırı” olan Pavli, resmi adıyla “Pehlivanköy Hayvan ve Emtia Panayırı” Trakya Halk Takvimi’nin şüphesiz en renkli yapraklarıdır.

Pavli Panayırı ile ilgili olarak “Pavli Panayırı; Bir Asırlık Gelenek” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Coğrafi ve iklimsel özelliklerine, kod farkına göre yer yer değişiklik gösterse de Eylül’ün ikinci yarısından itibaren Trakya’da halk takvimi “Bağ bozumu”nu işaret etmektedir. Ekim ortalarına değin uzanacak derin bir kültürün ritüelleri zamana yeni kayıtlar düşecektir. Tekirdağ’dan Edirne’ye, oradan Kırklareli’ye uzanan tüm bir coğrafyada kendi ritüellerini ortaya koyar Trakya’da bağ bozumu.

Bu coşkulu günler hakkında, daha önce sayfalarımızda yer verdiğimiz “Trakya’da Bağ Bozumu” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Poyralı Köyü başta olmak üzere Kırklareli’nin Balkan Köyleri’nde Ekim ayından Kasım sonuna kadar süren pancar pekmezi yapımı kendi ritüellerini kuşanmış ve halk takviminde sonbaharı işaret eden özel günlerdir. Bu konuyla ilgili “Poyralı; Derin Kökler” isimli içeriğimize göz atabilirsiniz.

Kasım ortalarında tembel Ağustos böceklerini bir daha kandıran “Pastırma yazı”na aldanmamak lazım gelir. Zira pastırma sıcaklarının açık bıraktığı kapıdan içeri süzülen o vakitten sonra “Kasım Günleri”dir.

Ve, üstümüze doğan her yeni ayın hilalini gördüğünde, Ramazan ayına kavuşmuş misali büyük bir sevinçle tekerleme kabilinden bir dua mırıldanırdı anneannem :

“Ay gördüm Allah / Amentü billah / Ne günahım varsa / Affeyle Allah”

Sağlık afiyetle üzerimize doğan her bir yeni günü, her yeni ayı, her yeni seneyi bir bir sayarken Yaradan‘ına şükürler indirirdi kendi lisanından.

Derleme & Yazı : Dinçer ALABAŞOĞLU

Fotoğraflar : Nedret BENZET, Savaş ERDEM Arşivi ( Şeytanderesi’nde Hıdırellez )

Facebookmail