Trakya’nın Kutup Yıldızı; Mayadağ

Rahmetli anneannemin evi İslambeyli Köyü’nün Yeniceköy tarafından çıkışta, soldaki son evlerden biridir. Eski YSE çeşmesinin karşısında, iki katlı bir ev. Oturduğumuz pencereden bakınca köy camisine doğru olan caddeyi, mutfak tarafından bakınca da köprüyü ve Mayadağ‘ı en güzel gören evdir herhalde. Bir zamanlar “O küçücük eve nasıl sığmışız ?” dedirtecek kadar kalabalıklarala nasıl da dolar taşardı ev. En çok o kalabalıkları sevdiğimi hatırlıyorum. Bayram zamanları gelen geçeni seyretmeye doyamazdım. O küçük pencerelerden başımı uzatıp, çeşmeye su doldurmaya gelen köylü kadınlara sataşmaya bayılırdım. Bu tatlı bir sataşmaydı, çocuk aklımla.

Şimdi bir çoğu özlemle andığım güzel hatıraların sahipleri olarak hafızama kazındılar. Nevze nineyi, pamuk gibi teni karbeyazı saçlarıyla Lütfiye nineyi görmeden edemediğimi hatırlıyorum şimdi sık sık. Sık dokunmuş keçe pantolonuyla heybetle sokaklarda dolaşan Yunus dedeyi hiç unutamamışım meğer.  Engin abinin bakkalındaki renk renk yuvarlak sakızlar, şekerler, o zamanlar o kavanozlarda nasıl da iştah kabartıcı dururlardı.

Ya Kıymet nineyi hatırlayanınız var mı? Şimdi “hijyen dediğimiz, o zamanların temizlik hastalığından muzdarip Kıymet ninenin kağıt paraları bile çamaşır ipine mandalladığını duymayan, duyup da tebesüm etmeyeniniz var mı?

Bayramlarda sızım sızım sızlatan mezarlık ziyaretleri sırasında “Meğer ne çok sevdiğim, bellediğim isim varmış bu köyde!” diye daha bir derin düşünür oldum.

Gecenin bir yarısı şoseyi sarsar gibi geçip evi titreten tomruk yüklü kamyonların seslerini özlüyorum şimdilerde bu yabancı şehirde. Köydeki evin arka duvarına yaslanıp, Balkan‘a karşı ağız dolusu şen şakrak muhabbet eden kalabalıkları özlüyorum. Selam verip selam alanları…

Peçka üzerinde pişen bayram yemeklerini, büyük toprak fırınlarda pişen o sıcak iri somun ekmekleri özlüyorum. Üzeri tırtıklı ev yapımı keçi peynirini tenekeden alıp, bi’ de dumanı üzerinde ev ekmeğinin arasına koyup, kokusuyla bile doyduğum günleri…

Sabahın ilk ışıklarıyla köyün sığırtmaçlarının sesine, ineklerini katardı herkesler. Akşam o mübarek hayvanların evlere tek tek ayrılışlarını izlemek de çocuk gözlerimle benim için en büyük seyirlerden biriydi. Evlerini nasıl bulduklarına dair hayretimi hala gülümseyerek anımsıyorum.

Kenan abi düğünlerde def-darbuka çalardı. Çalar, çok da güzel söylerdi.

– Mayadağ’dan kalkan kazlar, Al topuklu beyaz kızlar…

Düğünlerin, şenliklerin en güzel simasıdır Kenan abi. Çocukluğunda kaybettiği görme yeteneğine karşılık kalp gözü herkeslerden ziyadesiyle açıktı. Allah ömrüne bin bereket versin !

Kızlar döne döne “Arzu’yla Kamber” oynardı. Erkeklerin “eski kasap” oyunu çevirmelerini izlemek ise başlı başına bir şölendi. Artık öyle içten, öyle heybetli oynayan da kalmadı ya! Şimdilerde bizim Trakya türküleriyle uzaktan yakından alakası olmayan uyduruk 9/8’lik şarkılarla orasını burasını kıvıra kıvıra oynayanlar, bir yudum içkinin ardından delikanlılık naraları atıyor. Delikanlılığın efendilik, edep olduğu eski günlerden bir hatıra sadece.

Lütfiye ninenin avlusunda köy kadınları toplanıp gündendi kafası döverlerdi. Gırla giden muhabbetler, peçkada közlenen süt mısırları ve küçüklü tazecik patatesler, sütlü biberle beraber o gece çalışmaya gelenlere ikram edilirdi. Biir başka akşam ise bir diğer kişinin işi bitirilmek üzere başka başka avlularda bir araya gelinir, işler el birliğiyle bitirilirdi. Kimisi “meci” derdi buna, kimsi “sedenka”… Mısır yapraklarını, püsküllerini yolan genç kızların en büyük eğlencesi, dudaklarının üzerine mısır püskülünden sahte bıyıklar kondurup sevdiği olan diğer kızları, nişanlıları utandırmaktı.

– Mori, kız merak etme, alıcam seni harman sonu. Vermezlerse kaçırıcam !

Gündendi teklemeye gidildiğinde -ki o zamanlar tarlalar böyle bölük pörçük değil, büyük büyük parsellerdi her biri- ellerinde çapalarıyla kim daha evvel sırasını bitirecek diye yarışırdı herkesler. Oyun gibi süren bu koşturmacanın ardından, bir ağaç gölgesinde yemekler yenilirdi. Ancak karpuza sıra geldiğinde ne kadar da çok yorulduğunu anlardı insan. Akreple yelkovana gerek yoktu tarlalarda çalışırken. Ötelerden, İğneada’ya doğru yol alan ya da İğneada yönünden gelen “Ada otobüsleri hep belli saatleri gösterirdi. Dakika sekmezdi desem yeridir.

Harman yerleri, düvenler, ayran dövmeye tereyağ çıkarmaya tokmaklı yayıklar…

Hıdırellez günlerinde yanan ulu ateşler, koca dut ağaçlarına kondurulan koca koca salıncaklar…

Düğünlerde kız evinden damat evine hediye giden aret çiçeğini taşıyan, al topuklu beyaz kızlar…

Artık bir çoğu yok hayatımızda. Dilden dile dolaşan bir hatıra çoğumuz için belki. Başka başka yerlerde, başka başka hayatlar sürüyoruz herbirimiz.

“O köy bizim köyümüzdür.”-di’li geçmiş” zamanlardan kalan bir çocuk şarkısı olmaktan öteye gidemiyor malesef.

Hoş ! Köyü hiçbir sene bırakmayan o leylek bile yuvasına dönmedi bu sene.

Ama aynı gökyüzü altındayız her birimiz ve aynı kutup yıldızına bakıyoruz bir diğer taraftan.

Köyde ne zaman baksam kutup yıldızı hep Mayadağ‘ın uğrundadır ya; şimdi ne zaman kutup yıldızına baksam benim için orası da hep Mayadağ‘dır. Gökyüzünün herkesi kavuşturduğu yalan olamaz, o besbelli.

Sözüm ona; Trakya’nın kutup yıldızıdır, Mayadağ. Kitaplar ona Mahya Tepe dese de Balkan insanı için Mayadağ‘dır o. Kurda kuşa yuvadır. Gölleriyle; kimisinin başına bir kurna vurulmuş dağın bağrından kopup gelen, adım başı rastladığınız buz gibi pınarları, akarsularıyla; kırmızı benekli alabalıkları ve dağ alalarıyla; kışın üşüten poyrazı, baharda yüzünüze çisil çisil değen tepelerin koyuğuna saklanmış sisleriyle her mevsim büyüleyicidir.

Yaşanmışlıkları ve Rumeli insanının bitmeyen makus talihi göç yüzünden gittikçe boş kalan Balkan evleri ile bezeli şirin köyleri görülesidir. Ormanlarıysa eşsizdir. Şair burayı daha önce görmüş olsaydı, “Karlı kayın ormanında yürüyorum geceleyin…” dizelerini başka coğrafyalar için değil, ola ki buralar için yazıyor olacaktı. Orası aşikar!

Dağlar yürümez ! Mayadağ dimdik orada, her zaman kendisini ziyaret edecek misafirlerini bekliyor. Cömert, bir o kadar davetkar. Size anlatacak da çok hikayesi var.

Yazı : Dinçer ALABAŞOĞLU

( 17.11.2008 tarihli gezi notlarından )

Fotoğraflar : Serdar BAYIR, Tamer ARDA, Erkan YAVAŞ

Facebooktwittergoogle_pluspinterestmail