Giriş Formu



Kimler Çevrimiçi

Şu anda 103 ziyaretçi çevrimiçi

İstatistik

Üye : 713
İçerik : 508
Sayfa Gösterimi : 2315153
Kaynarca; Tearos'un Suları... Yazdır E-posta

Pınarhisar'ı Kırklareli yönüne doğru henüz çıkmak üzeresinizdir...

Trakya'nın ilk sanayi kuruluşlarından ve Türkiye'nin doğalgazla çalışan ilk fabrikası oluşuyla "meşhur"; hammadde ihtiyacını karşılamak bahanesine bürünüp açtığı, sırtını yasladığı taş ocaklarıyla peşinden gelenlere ilham olan, "menfur" o fabrikayı (!) henüz geçersiniz ki; Istrancalar'ın kalkerden tepelerine yaslanmış, ayaklarını adını aldığı buz gibi pınarlarında yıkayan KAYNARCA göz kırpar ötelerden.

Pınarhisar’dan Kırklareli’ne uzanan karayolunun üst kısmında, birkaç sıra sokak boyunca dizilmiş evleri saymazsak, belde merkezinin tatlı bir meyille verimli Kaynarca ovası üzerine oturduğunu söyleyebiliriz. Belde merkezinin, ötelerde minaresi ile kendini ele veren cami etrafında şekillendiğini söylemeye gerek bile yok.

Karayolu üzerinde durup, teraslanmışçasına aşağılara doğru uzanan sokaklar boyunca dizilmiş, avlular bahçeler içre evlerin damları üzerinden, tüm Kaynarca’yı seyredebilirsiniz. Beldenin merkezi diye bahsettiğimiz cami etrafında kümlenen ağaçlardan itibaren, yaz ortasında sarıya kesmiş ayçiçeği tarlalarının ortasında, kıvrımlar çizen bir yılan gibi yemyeşil uzayıp giden ağaçlar, toprağa hayat sunan suyun varlığına da delalet gibidir.

Dilerseniz, tüm bu tarif ettiklerimizi daha iyi anlamak üzere, karayolundan ayrılıp Kaynarca’nın merkezine doğru ilerleyelim.

Tearos’un Suları…

Tarih boyunca bu bölge önemli olagelmiştir.

Yörenin antik dönmelerdeki ilk sahipleri yöreye adını veren Traklar’dır. Trakya Kralı Tearos’un, bu bölgedeki kaynakları sayfiye yeri olarak ziyaret ettiğinden, tarihin babası kabul edilen Heredot vasıtasıyla haberdar oluyoruz. Tearos Irmağı ya da Tearos pınarları olarak bilinen bu bölgede sıcak ve soğuk su kaynaklarının olduğu, bu sebeple soyluların bu bölgeyi sayfiye ve arınma yeri olarak kullandığını biliyoruz.

Heredot tarihinden aktarılan bir diğer bilgi ise yöreyi adeta taçlandırır. M.Ö. 513 yılında Pers hükümdarı Darius bu bölgeden geçmiş, ordularıyla 3 gün bu su kaynaklarında konaklayıp, rivayet edilen o meşhur sözü söylemiştir :

"Tearos Kaynakları, bir ırmağın verebileceği suyun en üstününü ve en güzelini vermektedir. Perslerin ve anakaranın kralı, insanların en üstünü ve en güzeli, Hystastpes oğlu Darius da, ordularıyla İskit üzerine yürürken bu kaynağın yanından geçti."

Tearos kaynakları diye bahsedilen bu bölgede, şimdi gerçekliği hakkında Heredot tarihinde yazılanlar haricinde herhangi bir emare bulunmayan bir de dikilitaş diktirerek, nişanını bıraktığı anlatılır.

“Ben dünyaya sahibim, Tearos dünyanın en güzel sularına…”

Yene Suyu; “Bir su ki, Kevser şarabı…”

Kaynarca’yı besleyen kaynakların Tuna Nehri’nden beslendiğine dair rivayetler muhteliftir. Hatta bir tanesi 1658 yılında bölgeyi ziyaret eden ve önceki dönemlerden anlatımlara yer verilen bir hikayeyle, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden dayanak bulur.

Derler ki, saman ve kömür yüklü bir araba Çelebi Sultan Mehmet ( 1413-1421 ) zamanında Tuna'ya düşer. Bir süre sonra, Tuna'dan çoook çok uzaklarda, Yene ( Kaynarca'nın eski adı ) suyunun günlerce saman ve kömür karası aktığı görülür.

Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın, Silistre bölgesindeki Özü Kalesi’ni fethinin müjdesini, ulak olarak padişaha götürmekle görevlendirilen Evliya Çelebi’nin yolu Kaynarca’dan geçer. Üstelik bu fetihte bu bölgeden, Pınarhisar ve Vize beyleri emrinde 48 bin civarı asker yararlılık göstermiş, Özü Kalesi'nin fethi sonrası bu beylere hilaf giydirilerek padişahça gönülleri alınmıştır.

Dilerseniz, Evliya Çelebi’nin işte bu yolculuk esnasındaki Kaynarca izlenimleri ışığında yukarıda anlattığımız rivayete kulak kabartalım :

“Bin yüz adet bağlı bahçeli kiremitli evleri vardır. İki hanı, bir küçük hamamı, cami ve dükkanları var. Burada melek Ahmet Paşa’ya yetişip, Vize Paşası’na mektuplarını verdim. Burada kayalar arasından bir su kaynar ki; sanki Kevser şarabıdır. Bu suyun Tuna’dan kaynaklandığı gerçektir. Çelebi Sultan Mehmet zamanında Tuna’ya saman ve kömür dökülünce bu pınarlardan samanlı ve kömürlü su çıkmıştır. “

Bir başka rivayet ise daha masalsı bir anlatıma sahiptir :

Tuna boyunda sürüsünü otlatan çobanın kendi elleriyle yaptığı bastonu -kavalı diyen rivayetler de yok değildir hani- Tuna'ya düşer. Suyun yüzeyden batarak gözden kaybolduğu bir kovukta, göz nuru işlemeli baston da yitip gider. Seneler sonra, yolu çok uzaklardaki Yene'ye düşen çoban, kahve duvarında asılı bastonunu ( kavalını ) görünce şaşakalır. İşlemeler bezemeler kendi elleriyle yaptığı baston olduğunun ispatıdır. Sorup öğrenir ki, bastonu suyun göz göz pınarlarla yüzeye çıktığı Yene'de bulan kişi, " Buralardan birine aittir, görür alır..."düşüncesiyle kahvenin duvarına asmıştır.

Belde merkezine varınca o rivayetlerdeki Yene Suyu’na da varmış oluyoruz.

Yene Rumca “su kaynağı”, “pınar” gibi anlamlar taşır. Şivesel olarak "Yani, Yano" gibi de dillendirildiği olmuştur.

Mübadele öncesinde beldede hatırı sayılır ölçüde Rum nüfus, Bulgar ve Türk nüfusla birlikte yaşamaktaydı. Hatta Rum nüfusun hepsinden fazla olduğunu söylersek yanlış söylemez olmayız.

O dönemdeki Yene isimi Kaynarca adıyla günümüzde karşılık bulsa da, eski mübadiller ve onu takip eden kuşaklarca Kaynarca’nın pınarlarından bahsederken “Yene Suyu” denmesini kimseler yadırgamaz.

Cami ile YEN ailesine ait, yakın dönem tarihi kültür varlığı sayılan evin arasında, belde merkezine doğru uzanan yolun başından birden toprak yüzüne çıkar Yene Suyu. Kanallarla Kaynarca’nın ana sokakları boyunca gezdirilen bu ana kaynağın yanı sıra, 3 tane daha ana kaynak ve 8 tane de küçük pınar bulunur. Birleşen bu sular Kaynarca Deresi'ni oluştup, 7 köyden geçerek Ergene Nehri’ne kadar ulaşır.

Ana kaynağın başında her zaman birilerini görmeniz mümkündür. Kaynağı çevreleyen kanalın etrafına yapılmış oturma yerlerinde sohbet eden, damacalarına testilerine su dolduran birilerine, muhakkak ki bu buz gibi, ışıltılı sularda oynayan çocuklar eşlik eder. Çocukların en büyük eğlencesi pırıltılı sularda, artık neredeyse insanlarla birlikte yaşamaya alışmış alabalıkların peşinde dolanmaktır.

Yene Suyu’nun ana kaynağının başında hala dimdik ayakta duran, yörenin köklü ailelerinden bir olan YEN ailesine ait ev, yukarıda bahsettiğimiz mübadele öncesi Rum mimarisinden günümüze izler taşır. "Sır" bir fotoğraftan gülümseyen YEN ailesinin evi, hala Kaynarca'nın hatta tümden bir Kırklareli'nin kent belleğine ev sahipliği yapmaktadır.

İmar çalışmalarıyla her ne kadar izleri yok edilmişse de, YEN ailesinin evi gibi, Rum mimarisinin izlerini taşıyan evlere hala sokak aralarında raslamanız mümkündür.

YEN ailesi, Selanik'ten göç eden köklü ve varlıklı bir ailedir. Atatürk'ün kız kardeşi Makbule ATADAN'ın ziyareti sonrası uğurlandığı bahçeden sokağa açılan bu kapı hala aynı haliyle ayaktadır.

Makbule ATADAN’ın bu evi ziyareti ile ilgili öyküyü sayfalarmızda yayınladığımız “Sır Fotoğrafın Hikayesi” simli yazımızdan okuyabilirsiniz.

Makbule Hanım’ın yanı sıra, 1950'lerde Celal BAYAR'ın da bu eve misafir olduğunu biliyoruz.

Kırklareli'nin peynircilikteki şöhretinin menbağı Hamit YEN'in ürettiği kaşkaval peynirleri "H.Y." baskılı markasıyla İstanbul sosyetesinin sofralarının aranan peynirlerindendi. İsveç en akala gelenidir ki, Avrupa'nın pek çok köşesinde peynirleri satılmıştır.

Nazif KARAÇAM’ın 2009 yılında yerel bir gazetede yayımladığı yazısından edindiğimiz bir rivayet ki; elinde bulundurduğu Hamit YEN markalı kaşar peynirlerini satan bir firma, takasla Vabis marka bir otobüs alabilmiştir.

Hala peynirine marka tescili konusunda hevessiz Kırklareli, Hamit YEN'in çoktan bir marka yarattığını ne yazık ki unutmuş gibidir.

Üstelik hikaye bu kadarla da kalmamış; yetiştirdiği bir başka büyük usta olan oğlu Hayri YEN, Hollanda’nın meşhur karper peynirlerinin ustası olmak üzere daha sonraki yıllarda yurtdışına götürülmüştür.

Hamit YEN'in Milli Mücadele'nin Kırklareli ve civarındaki gözüpek çetecilerinden olduğu ise, bambaşka bir araştırmanın konusu olabilecek bir ayrıntıdır.

Kaynarca Hakkında…

Kaynarca’nın ana kaynağından akan suyun salındığı kanala paralel ilerleyen yolu takip ederek, caminin hemen alt başındaki belde parkının yanına geliyoruz. Park, Belediye binası ile karşılıklı bakıştığı bir dört yol ağzında yer alıyor. Burası Kaynarca’nın merkezi konumunda.

Parkın olduğu bölümde fokur fokur kaynayan başka bir ana kaynak daha var. Kanallarla sular parkın içindeki havuzcuklarda gezdiriliyor. Dinlenmek, soluklanmak için, ağaçlıklar altında şirin bir park burası.

Kaynarca, 1954 tarihinde belediye olmuştur. Bu durum, genel olarak tarım ve hayvancılık ile geçinen beldede, ticaret hayatının ve sosyal canlılığın devamına da fayda sağlamıştır. Diğer Trakya yerleşimleri gibi genç nüfusta belli bir oranda göç yaşansa da, sosyo-ekonomik hayatın diğerlerine göre bir parça ayrıştığına dair hakkını da teslim etmek gerekir.

Trakya’ya özgü hububat, ayçiçeği, pancar ve mısır tarımı bölgede yaygındır. 1960’lı yılların sonlarına değin bölgede hatırı sayılır bir çeltik üretimi olduğuna bugün inanmam bile mucize kabilinden gelebilir.

Oysa bir dönem imarlar için dinamitle yapılan patlatmalar sebebiyle kaynakların suları bir süre zarar görmüş, hatta bazı kaynakların sularının özel mülkler içinde olması sebebiyle kanalların yapımında hukuki sorunlar baş gösterince, bol su isteyen bu tarım yöntemi yapılmaz olmuştur. Yine de daha çok Ergene ve Meriç havzaları düşünüldüğünde, böylesi bir mikro sahada üretim yapılmış olması ilginçtir.

Son yıllarda sebze üretimindeki artışa, modern meyvecilik eşlik eder. Trakya’daki semt pazarlarında Kaynarca’dan gelen sebze ve bakliyat ürünlerine rağbetin fazla oluşu, suları kirlenmemiş bir bölgede yapılan üretime duyulan güven sebebiyledir. Örneğin, "Kaynarca Fasulyesi" neredeyse ismiyle müsemma bir marka gibi algılanmaktadır.

Tarım faaliyetlerinden bahsetmişken, Trakya’daki tarım kooperatiflerinin medarı iftiharı sayılan Köy-Koop’un kurucularının önde gelen isimlerinden Erdoğan KANTÜRER’in bu beldeden olduğunu da eklemek gerekir. KANTÜRER, eğitimci kimliğinin de verdiği bir hassasiyetle, son yıllarda bölgedeki çevre duyarlılığı taşıyan faaliyetlerde liderlik edenlerin başında yer almaktadır.

Şöhretini arayan balık restaurantları….

Meydanın çeşitli köşelerinde hizmet veren, özellikle alabalık menüleriyle restaurantlar da Kaynarca kadar meşhurdur. Kaynarca Çiftlik Alabalık Restaurant içlerinde en meşhur olanı. Diğerleri ise, Asmaaltı ve Havuzbaşı isimli mekanlar.

Çeyrek asırdan uzun bir mazisi olan Kaynarca Çiftlik Alabalık Restaurant’ın eski görkemli günlerini anlatanlar, hele hele İstanbul’dan hafta sonu gelenlerin olduğu günlerde yer bulmanın mümkün olmadığını, gelenlerin araçlarını meydanda parkedecek yer bulamadığını bahsederler. Kaynaklardan akıtılan sularla buz gibi havuzlarında yetişen alabalıkları kendiniz seçebilir, arzunuza göre hazırlatıp, bu

mütevazi mekanın hoş atmosferinde tadabilirsiniz. Bıldırcın kebabı ve güveçte pantar ise denemeniz gereken diğer lezzetler…

Bu mekan ile ilgili daha önce yayınladığımız “Kaynarca Çiftlik Alabalık Restaurant” isimli yazımıza göz atabilirsiniz. Meydanı turlayıp, halk arasında mağra kilise olarak bilinen mekana bizi ulaştıracak yola sapıyoruz.

Hepi topu 50 metre yürüdükten sonra, mağra manastır sağımızda beliriyor. Solumuzda, ağaçların altında ve suyun serinliğinde misafirlerini ağırlayan bir başka parkın alt başında ise halkın “beş kurnalar” dediği çeşmelerin suları buz gibi akıyor.

Halkın mağra manastır olarak dile getirdiği bu yer, bölgede çokça rasladığımız kireç taşından insan eliyle oyulmuş bir kült alanı. Kaynarca’nın kuzeyinde yer alan “Kara Ali’nin Kışla Çatağı” denilen susuz vadide yer alan taş oyma mezarların da aynı şekilde yapıldığı düşünülebilir.

Gelgelelim, Ortaçağ’da bu kült alanları daha da genişletilerek dini ritüellere de hizmet eder bir işleve sahip olmuşlar, duvarlarında yer alan bunu simgeleyen işaret ve izlerden sebep de, halk arasında “mağra manastır” diye anılır olmuşlardır.

Oldukça bakımsız maalesef ki içinde yakılan ateşler sebebiyle duvarları kararmış, doğal dokusundan çok uzaklaşmış mağra, doğru bir çalışma ile turizme kazandırılabilecek bir yapıyken, ne yazık ki bu konu göz ardı edilmiştir. Oysa Kaynarca gibi geniş bir turizm portföyüne sahip beldede, bu özel bir değerdir.

Değirmenin mili...

Mağra manastırdan ayrılıp, yolun 50 metre aşağısında yer alan su değirmenine varıyoruz. Suyun kod farkı yaratılarak yüksekten akıtılmasıyla mil taşı döndürülen değirmen bugün hala çalışıyor. Yüzyılın başında yörede bir düzineye yakın değirmen olduğunu yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.

 

Gittiğimiz saatte değirmenciyi yerinde bulamıyoruz. Çünkü kendisi de bir çiftçi olan değirmenci, belli zamanlarda burada oluyor. Yine de ona ulaşmak isteyenler için, değirmenin kapısına telefon numarasını yazdırmış.

Burayı bilenler, özellikle mısır ununu taze öğütülmüş olarak buradan alıp mutfaklarına götürüyorlarmış.

Değirmeni alt başındaki köprüden sonra, dereyi çevreleyen kavak ağaçları boyunca Kaynarca Deresi adını alan bu sular, ovayı geze geze, önce Lüleburgaz Deresi’ne oradan da Ergene’ye kavuşuyor.

Buz gibi derelerde, Kaynarca’nın içindeki salınan kanallarda ördekler, kazlar salına salına yüzüyorlar.

1849 yılında Vize’de dünyaya gelen ve Çağdaş Yunan Edebiyatı’nın kurucusu kabul edilen Georginos VİZYONOS, Türkçe’ye “Moskof Selim” diye çevrilen eserinde, kısacık ömrünün ( 1849-92 ) ola ki bir gençlik yılına rasgelen izlenimlerini anlattığı Kaynarca ile ilgili satırlarla son verelim. Ola ki, bu güzel beldeyi ziyaret etmenize vesile olur bu satırlar…

“Gerçekten de Kaynarca, görenleri mest eden bir pırlantadır ve Türkçe adını gürültüyle fokurdayan bir kazana benzemesinden almıştır.

Buzlu suları öylesine berraktır ki, bembeyaz dağ gibi kayaların dibinden ışıl ışıl erimiş elmas kaynıyor gibidir.

Sular insanı büyüleyen esrarengiz bir şırıltıyla durmadan oluk oluk akar.

Sanki mübarek toprak ana, bitmez tükenmez şefkatiyle, geniş ovalardan, yaz güneşinin okları altında halsiz kalmış onca bitki ve çiçek kana kana içsin ve büyüsün diye, yeryüzüne dalga dalga pompalamaları için yer altı ruhyarına emir vermiştir.”

==============================================

Yazı & Fotoğraflar : Dinçer ALABAŞOĞLU



Bu Yazıyı Ekle

Facebook    Deli.cio.us    Digg   
 








 

Bu site Berilweb tarafından hazırlanmıştır, ROTA tarafından barındırılmaktadır. © 2013 Sitede yer alan içeriklerin tüm hakları Trakyagezi, fotoğraf hakları sanatçısına aittir.

JoomlaWatch Stats 1.2.8b_09-dev by Matej Koval