|

Hafta sonunu doğada geçirebilmek üzere, günler öncesinden planlanan bir doğa yürüyüşüne katılmak için Kırklareli’ne gidiyorum. Kırklareli’nin masal ormanlarına sahip Demirköy ilçesine.
Yıldız Dağları ( Istrancalar ) ormanlarının büyük bir bölümü, Kırklareli’nin Demirköy ilçesinde bulunuyor. Her mevsim bambaşka güzellikler sunan bu ormanlar, son yıllarda doğa yürüyüşleri için ilk düşünülen güzergahlar içinde yer almaya başladı. Bunda, yörenin İstanbul gibi bir metropole yakın oluşunun yanı sıra, iyi korunmuş doğası ve Kırklareli’de doğa sporları için önayak olan kişi ve klüplerin de katkısı büyük. 2008 yılının Haziran’ında, Yıldız Dağları’ nın en yüksek zirvelerinden birinde yapılan “Mahya Tepe Doğa Şenliği” için bu civara gelmiştim. Ayrıca, Dupnisa’ya gittiğimiz 70 km’lik zor, yorucu fakat çok zevkli bisiklet etabımızda da, bu dağ yollarını görme şansı yakalamıştım.
Şimdi rotamız Demirköy ilçesi sınırları içinde yer alan, Mono Petra Kayalıkları olacak. Organizasyon Kırklareli başlangıçlı olduğu için, benim gibi Trakya’nın değişik yerlerinden geleler ( Çerkezköy, Tekirdağ vs…), ekibe Pınarhisar’ın Poyralı köyünden katılıyor.
Istranca Gençlik ve Doğa Sporları Klübü, Kırklareli’de birçok etkinliğe imza atmış bir klüp. Selçuk Aslan ve Erhan Baycan organizasyonu, bu deneyimli ekiple iş birliğine girince böylesi başarılı bir etkinlik hayat bulmuş oldu. Etkinliğin detayları günlerce internet ortamında yapıldı. Her detay paylaşıldı ve nihayet beklenen Pazar günü geldi. 
Kırklareli’den bizi araçlarına alacak ekiple buluşmak için, Poyralı Köyü’nde beklemeye başladık. Burası, ister Kırklareli yönünden, ister İstanbul ya da Tekirdağ yönünden geliyor olun, Demirköy yönüne gitmeniz için bütün yolların bir kavşak noktası. Dolayısıyla etkinliğimizin olacağı Yıldız Dağları için de.
Poyralı Köyü, Osmanlı-Rus Harbi sonrası yerlerinden göçmek zorunda kalmış göçmenlerce kurulmuş bir köy. Ortasından, ıstrancalardan sökülüp gelen suların toplandığı büyük bir dere geçiyor. Köyün methini bu civarda duymayan yok gibi. Geçtiğimiz sene açtıkları “Kültür Evi” adeta bir etnoğrafaya müzesi gibi. Fakat, günün erken saati olduğu için henüz açık değil. Köy ayrıca dokuma ürünleri, et ürünleri ve özellikle de pancar pekmezi ile meşhur. Öyle ki, Trakya’nın her yerinden büyük rağbet gören bu ürün, artık Türkiye’nin çeşitli yerlerinde olduğu kadar, yurtdışında yaşayan bu lezzetin tadını almış müdavimlerince aranan bir ürün olmuş durumda. Kargo ile çeşitli yerlere gönderdikleri gibi, köydeki imalathaneleri bir araya toplayıp patentli ürün satmak için de çalışmalar yaptıklarını duyuyoruz.
Sabah 8.30 gibi Kırklareli’den yola çıkan ekibe, biz saat 9.00 gibi Poyralı’dan katılıyoruz. Yol derin bir vadiye paralel yükselerek, Yıldız Dağları’na doğru ilerliyor. Önce İslambeyli, ardından dağların başladığı yer olan Yeniceköy’e varıyoruz. Yeniceköy’de bize rehberlik edecek arkadaşımızla buluşuyoruz. Arabada, kısa kısa tanışma sohbetlerine dalıyoruz. Kısa kısa diyoruz, çünkü kimse etrafımızı kuşatan doğayı pencereden izlemekten kendini alıkoyamıyor.
Yeniceköy’ün birkaç kilometre ötesinde, halk arasında “manyetik alan mevkii” diye adlandırılan bir alan var. Burası, 200-250 metre kadar uzunlukta ve eğer gözümüz bizi yanıltmıyorsa da meyil aşağı ilerleyen bir yol. Yolun aşağısında aracınızı boşa aldığınızda, araç yokuşu hiçbir müdahale olmaksızın çıkmaya başlıyor. Oldukça enteresan bir durum. Bunun bir göz yanılması olduğunu yapılan metrik ölçümler gösterse de, köye başka bir bilinirlik gösteren bu şehir efsanesinden kimsenin vazgeçmeye niyeti de yok gibi. Hatta ben, bu bir göz yanılması bile olsa, gözlerime inanmamam gerektiği konusunda tereddütteyim. Çünkü, bana göre araç pekala da yokuş yukarı çıkıyor.
Bu ilginç yeri geçince orman kuşağı bizi hemen sarıveriyor. Çamların yerini, karışık meşeler, karaağaçlar ve nihayet bu dağların en süslü örtüsü kayınlar alıveriyor. Öyleki, bazı yerlerde güneşin ışıklarının yere değmediğini söylersem abartmış olmam.
Yol boyunca adım başı buz gibi kaynak suları dağın bağrından beslenerek, aşağı ovaya doğru akıyor. En bilindik olanı ise, “Güzellik Suyu”. Bir süre daha kayın ormanında yol aldıktan sonra, “Jandarma Kule” diye bilinen yerde araçtan iniyoruz. Burası bizi Mono Petra Kayalıkları’na götürecek yolun başında bulunuyor. Bu çok eski orman yolunun ismi ise, “Panayır Yolu”.
Eskiden, Kırklareli-Balaban Köyü üzerinde gelen antik şarap yollarından birinin buradan geçtiği söyleniyor. Kırklareli’nin bağcılıkta meşhur olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Dolayısıyla bu gibi antik şarap yolları ile şaraplar amforalarda Kıyıköy Limanına kadar orman içi yolardan taşınırmış. Buradan da gemiler ile Avrupa ve İstanbul yönüne götürüldüğü tarihi kaynaklarda yer alıyor. 
Hal böyle olunca, böylesi zengin bir yolun haramisi de çok oluyormuş. İşte, kendine mekan edindiği kayalıklardan, aşağılardaki geçit yollarını tutan eşkıya Mono Petra ile de sizi böylece tanıştırmış oluyoruz. Mono Petra’nın Bulgar bir eşkıya olduğu, bu dağlarda bir dönem eşkiyalık yaptığını yol kestiği rivayet ediliyor. Saklandığı kayalıklar, Yıldız Dağları’nın özellikle güney eteklerine hakim zirvelerinden birinde bulunuyor. Mono Petra, Bulgarca’da “tek kaya” manasına da geliyor. Belki de, kayalıklar ismini eşkiyadan değil, bu nam salmış eşkiya ismini kayalıklardan alıyordur, kim bilebilir ?
Ekip liderlğini Selçuk Aslan yapıyor. Araçtan iner inmez, beraberimizdeki malzemeleri gözden geçirip, kısa bir bilgilendirme alıyoruz. Bu, daha çok doğa yürüyüşünün disiplini üzerine bir bilgilendirme. Çünkü, doğada önemsemediğimiz küçük ihmaller ciddi risklere yol açabiliyor. Ayrıca, içinde bulunduğumuz doğaya da saygı duymamız gerektiğini, dolayısıyla her şeyi nasıl bulduysak yine öyle bırakmamız gerektiğini de hatırlatmakta yarar var.
Ve yürüyüşümüz başlıyor. Yolun başında yer alan, yol tabelasının başında fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyoruz.
Değişik yaş gruplarından ve kalabalı bir ekiple birlikte olduğumuz için, kısa ve sık molalar vererek, Mono Petra’ya ulaşmaya çalışacağız. Bunun için de ekip liderinin olduğu kadar, herkes de bir diğer arkadaşından sorumlu olacak.
Yolun başında, henüz kıştan yeni çıkan doğanın çok da tazelenmediğini görüyoruz. Hoş, birkaç hafta önce bölgede etkili bir kar yağdığını söylersek bu anlaşılabilir bir durum olur. Fakat, yol ilerledikçe, özellikle vadi içlerine yakın yerlerde bitki örtüsü daha yeşile dönmeye başlıyor. Kurumuş, ve nemle çürümeye yüz tutmuş orman altı örtüsü kendini tazelemeye başlamış. Birçok ağaç kovuğunda devasa ağaç mantarlarını görüyoruz. Zira böylesi sık bir ormanda, nemin yüksek olacağını düşününce, bu normal bir durum.
Yürüyüş yaklaşık 6 saat planlanıyor. Ve dönüş rotasında farklı yolları tercih edeceğiz ki, daha fazla yer görme şansımız olsun. Bu sebeple, ritmi çok yükseltmeden kısa molalarla yola devam ediyoruz. Kimi zaman bir dereyi geçerken, kimi zaman çürümüş yapraklarla kayganlaşmış yaprak kaplı bir tepeciği aşmak zorunda kalıyoruz. Ve, bu bazen sanıldığından daha uğraştırıcı olabiliyor.
Fotoğrafçılık ile ilgilenen arkadaşların, kendilerine en güzel kadrajı bulmak için çabalarını görmelisiniz. Böylesi büyük bir doğa parçasında, ufacık detaylar bazen bütün doğayı anlatmaya yetebiliyor çünkü. Açıkçası, nasıl kareler elde ettikleri konusunda çoğu zaman ben de meraklanıyorum.
Bu bölge, aynı zamanda orman ürünleri elde etmek için de değerlendirilen bir bölge. Kesilmiş, koca koca kütükler bir kenarda duruyor. Bunların yerinde doğal tohumlama ile yeni yeni filizler sürecek. Böylece döngü sürüp gidecek ve orman kendini tazeleyip duracak. Yürüyüşümüzün üçüncü saatine yaklaşırken, Mono Petra’nın devasa kaya kütlesini artık seçebiliyoruz. Bu, tırmanmak demek. Nemli ve yaprakla kaplı orman toprağını bazen % 60-70 meyille tırmandığımız anlar oluyor. Kimsenin büyük şikayeti olduğunu sanmıyorum. Yine de sonunda karşılaşacağımız manzaranın, buna değmesini ümit ediyoruz. 
Ve, öyle de oluyor.
Kayalıkların zirvesine vardığımızda, bize hareket sahası tanıyan bir düzlükten, aşağılara doğru uzayıp giden sık ormanlarla bezeli Istrancaların doyumsuz manzarası bizi karşılıyor. Burada oturup, saatlerce bu manzaranın tadını çıkartabilirim. Bir elin parmakları gibi, zirveye doğru girift sokulmuş tepeler, sık ormanlar aşağılardaki verimli Trakya ovalarına doğru alçalıyor. Doyumsuz bir manzara.
Herhalde en çok fotoğraf burada çekilmiştir.
Zira çok az kişinin görebileceği bu manzaraya biz tanıklık ediyoruz. Bu arada inişte gereken gücü toplayabilmek için, bir şeyler atıştırmayı da ihmal etmiyoruz. Zirvenin tadını iyice çıkardıktan sonra, geldiğimizden farklı bir güzergahı tercih edip, geri dönüşe geçiyoruz. Yöre halkının zelenika dediği, yeşile kesmiş orman güllerinden patikalar arasında yola koyuluyoruz. Dönüş yolu gezinin keyfini çıkarmak için birebir geliyor.

İniş bazen tırmanmaktan daha zor olabiliyor. Fakat, ekip liderimiz Selçuk o kadar işine önem veren birisi ki, herkesi neredeyse tek tek kollayıp gözetliyor, yardımcı oluyor. Bu gibi doğa yürüyüşlerinde, en çok edinmemiz gereken tecrübe, bu açıkhava sporunun dayandığı disiplini herkesin içine sindirebilmesi, gereklerine göre davranması. Çünkü, yaşanabilecek ihmallerin getirebileceği aksilikler hem bireysel hem de ekip için büyük sorunlara sebep olabilir.
Ve, bu masal ormanlarındaki yürüyüşümüz tam da planlandığı üzere 16.00 sularında sona eriyor. Aracımızın önünde hatıra fotoğrafı çekilip, ormanın iyice yeşile kestiği ileriki aylarda yeniden gelebilmeyi dileyerek, dönüş yolculuğumuza başlıyoruz.
Demirköy, Istranca Ormanları eşsiz doğası, bitki örtüsü, adım başı tertemiz pınarları ile masal ormanları tabirini hak ediyor. Bu coğrafyanın, bir başka rotasından notları size iletmek üzere, buradan hafta sonu tazelenmiş olarak ayrılıyorum.
12.Nisan.2009
Gökhan ATİLA
|