Istrancalar'da Sonbahar Rapsodisi...
Çok değil bir önceki haftasonu kışı anımsatan soğuk ve rüzgarlı havaya rağmen, bu Pazar gününe şaşırtıcı biçimde güneşli ve sıcak bir hava hakimdi. Hal böyle olunca sırt çantamı yüklenip sonbaharın son demlerinin keyfini sürebilmek için yola düşmemek olmayacaktı. Ben de öyle yaptım !

Yaklaşık bir ay kadar önce Monopetra Kayalıkları Yürüyüşü için yöreye gelen Zirve Dağcılık Tekirdağ Şubesi ile bu defa başka bir rotada yürümek üzere mevsimin en güzel renklerini görebileceğimiz Istranca Ormanları' na gidiyoruz. Istrancalar' ın geniş bir panaromasına hakim noktalarından birisi olan, Kurudere köyü sırtındaki Fatma Kayalar' a, oradan da ormaniçi yollardan Dupnisa Mağrası' na doğru yaklaşık 15 km.lik bir parkurda yürüyeceğiz.

Tekirdağ Zirve Dağcılık Şubesi önce Çorlu' dan, ardından da Muratlı' dan katılımcıları alıp Ahmetbey üzerinden Pınarhisar' a gelecekti. Burada Kırklareli' den gelecek iki arkadaşımızla ben de onlara katılacaktım. Kırklareli' den gelenlerden, bize yürüyüş boyunca rehberlik edecek Selçuk ASLAN bizi "Monopetra Kayalıkları" etkinliğinde de yürütmüş, yöredeki doğa yürüyüşleri için ilk akla gelen isimlerden birisi. 

Zirve Dağcılık ekibi Pınarhisar' a vardığında saat 9.00' u gösteriyordu. Burada kısa bir soluklanma ve alışverişin ardından yola çıkacaktık. Pınarhisar' da ekibi bir başka sürpriz bekliyordu. 8 Kasım ilçenin aynı zamanda "Kurtuluş Günü"ydü. İlçe merkezine doğru yola çıkan okullar, bayrakları ve bando ekipleri ile "Balıklı Çeşme" önünde çaylarımızı yudumlarken önümüzden geçip gittiler. Tam dikkatimizi başka yere verecektik ki, birden silah sesleriyle irkildik.

Poyralı köyü halkı bu bayram kutlamalarının en renkli simaları. Motor arabalarının römorklarında canlandırdıkları gelneksel yaşayışlarına dair temsillerle sokaktakilere el sallayarak geçmeye başladılar. Silah sesleri, avcıları ve milis kuvvetleri temsil ettikleri römorktaki kalabalıktan geliyordu. Osmanlı Rus Savaşı yıllarında Rumeli'den sürüle sürüle kendine yurt aramak üzere şimdiki köylerine kadar gelen Poyralı köylülerinin en öndeki göç arabaları temsili görülmeye değerdi. Hayvanlarına koştukları, köye adını da veren poyraları üzerine kilimler gerilmiş tekerlekleri gıcırdayan bir arabanın önünde, arabanın koşumlarını eline almış iki kadın, ellerindeki Türk bayraklarını sallıyordu. Ama özene bezene hazırladıkları göç arabasını bir motorun arkasına bağlamış olmaları gülümseten bir görüntüydü.

Onu diğer temsillerin yer aldığı römorkların geçişi izledi. Geleneksel köy yaşamına ait eski tarım aletlerini, köy mutfağını temsil ettikleri hamur açan, peçkada köy ekmeği pişiren, kuskus teknesinde ter döken kadınları, geleneksel kıyafetlerini giymiş çemberinin arasından kulağının ardığına çiçekler sıkıştırmış, kucaklarında kasımpatlarıyla kendileri çiçeklerden güzel köy kızlarını taşıyan arabalar bir bir önümüzden geçti. Kısa da olsa keyifli bir seyirlikti.

Alışverişler yapılıyor ve yola çıkıyoruz. Pınarhisar, Akören, Evciler köyleri yolunu takip edip ilçenin Kurudere köyüne doğru yola çıkıyoruz. Istrancaların zirvesi olan Mahya Tepe önce önümüze dikiliyor, Kurudere' ye yaklaşınca sağımıza düşen zirve bize doyumsuz bir manzara sunuyor. Istrancaların alt orman kuşağı olan meşelikler burada çevremizi kuşatmaya başlıyor. Kurudere köyünün içinden geçip, Dupnisa Mağrası' na doğru uzanan diğer köy yollarına doğru devam ediyoruz. Köyü birkaç kilometre çıkmışken, orman içine sapan bir yol ağzında aracımızdan iniyoruz. Burada aracımızdan ayrılıyor, onu buluşacağımız yer olan Dupnisa Mağrası' na uğurluyoruz.

Yürüyüş başlamazdan evvel son kontroller yapılıyor. Sayı alınıyor. 27 kişiyiz. Yürüyüşün başında bize Selçuk ASLAN liderlik yapacak ve Zirve Dağcılık liderleri de dönüşümlü olarak ekibin sonunu kontrol edecek. Bu maksatla telsizlerin kontrolleri yapılıyor. Orman içine girmezden evvel toplu bir fotoğraf çekimiyle bu anı ölümsüzleştiriyoruz. "Gülümseyiiiiin...Şip Şak."

Aracımızdan indiğimiz asfalt yoldan ayrıldıktan hemen sonra derin bir ormanın kuşattığı yol boyunca yürüyüşe başlıyoruz. Manzara ilk andan itibaren herkesi etkisine alıyor. Bir önceki hafta etkili olan soğuk ve yağışlı havanın üzdüğü ağaçlardan, mevsimin tüm sarı sıcak renklerini kuşanarak dökülmüş yapraklar yürüdüğümüz yolun her iki yanını kuşatmış durumda. Ağaçların altı sarıdan kızıla, kahverengiden bakır rengine çalan yorgan gibi her tarafı örtmüş yapraklarla dolu. Kimi yapraklar yürüdüğümüz yolda yığınlar oluşturmuş, ayaklarımızın altında çıtırdıyor.

Yürüyüşün ilk anları, ekipte ilk defa doğa yürüyüşüne çıkan arkadaşlarımız bulunduğu için düzensiz yüksek bir ritimde ilerliyor. Bu aşamada ritmi biraz düşürüyoruz. Fotoğraf çekmek isteyenler ise en iyi kadrajı alabilmek, detayları daha iyi yakalayabilmek için başka bir telaş içinde oradan oraya koşturuyor. Bu çok iddalı gelebilir ama deklanşöre rasgele bile bassanız keyifli bir kare yakalamanız kuvvetle muhtemel. Manzara doyumsuz...

Meyille yükselen yol boyunca ancak bir iki kilometre yürümüşüzdür ki ötelerden gelen köpek havlamaları ormanda çınlamaya başlıyor. Yaklaşınca durum anlaşılıyor. İleride yolun kenarına çektiği eski motorunun römorkuna ormandan köylünün kışlık ihtiyacını karşılamak için kesilen makda odununu yükleyen ileri yaşlarda bir çifte raslıyoruz. Çift selamlarımıza güleryüzle karşılık veriyor. Yol boyunca duyduğumuz sesler onların köpeğine ait havlamalarmış meğer. Kısa bir selamlaşma ve sohbetin ardından yola devam ediyoruz.

Kıvrımlar çizen yoı yürüyüşün en güzel anları. Zira bir köşeyi dönerken karşınıza bambaşka güzellikler sürpriz gibi çıkıveriyor. Bir yanımızda güney yamaçları aşağılar, Trakya ovalarına doğru uzanan tepeleri görüyoruz. Diğer yanımızda ise yolun hemen kıyısından kayınlarla, Istranca meşeleriyle ve yığınlar dolusu sonbahar yapraklarıyla örtülü tepeler yükseliyor.

Yolun sonunda buz gibi suyuyla beyaza boyanmış bir çeşme bizi bekliyor. Çeşmenin suyu hayvanların da içebilmesi için düzenlenmiş olan boylu boyunca yalakları doldurup, suyun fazlası ormanın içerine doğru akıp gidiyor. Buz gibi sudan kana kana içiyoruz. Zira böylesi ritmi olan bir doğa yürüyüşlerinde kaybedilen sıvıyı yerine koymak önem taşıyor. Ekip liderleri her yarım saatte bir en azından bir ağız dolusu su içmenin faydalı olacağını hatırlatıyor.

Çeşmeyi biraz geçmişken, ormaniçi yoldan ayrılıp %60 meyilli bir tepeye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Burası meyilli olması bir yana yüksekçe de bir tepe. Sonradan öğreneceğiz ki üzerinde eski dönemlerden bir kale kalıntısı olan bu tepe aynı zamanda Istrancalar' ın en yüksek noktalarından birisi. Asıl gideceğimiz Fatma Kayalar tepesinin 849 metrelik yüksekliğinden sadece 3 metre düşük irtifada bulunuyor. Üzerinde bulunduğumuz Kale Tepe' nin rakımı 846 metre...

Ormanaltı örtüsü olarak ayaklarımızın altında çıtırdayan yapraklar toprağa tutunmamızı bazen zorlaştırsa da, kan ter içinde zirveye varıyoruz. Burası yer yer definecilerce kazıldığı anlaşılan, belli belirsiz kalıntıların olduğu genişçe bir düzlük. Buradan dağın öbür yüzüne daha sert bir meyille inilebiliyor. Dağın öbür yüzü Dupnisa Mağrası' na doğru olan tepeler arasında çanağı andıran bir manzaraya bakıyor. Bu açıklıktan esen serin rüzgar dinlenirken herkese ferahlık sağlıyor.

Zirvede 15-20 dakika kalıp, bir şeyler atıştırdıktan sonra güney batı yamacından geldiğimiz yolun daha ilerisine iniyoruz. Anlıyoruz ki, buraya kadar gelmişken bu kale kalıntılarını da görmemizi istemişti Selçuk.Bu yüzden bizi fazladan bir güzergaha sokmuştu. Zamanımızı bir parça geriye atsa da bu bence iyi olmuştu.

Yeniden yola koyuluyoruz. Hafif yükselen bir meyille indiğimiz yol boyunca bir başka tepeye doğru uzandığını anladığımız bir başka tepeye doğru yürüyoruz. Fakat kalem gibi kayın ağaçları nasıl bir yere doğru gittiğimizi anlamamıza bir parça mani oluyor. Yolun bu bölümünde seyreltilmiş kayınlar çok daha görkemli görünüyor. Bu bölüm fidanlıklar için ari tohum elde etmek üzere ormanaltı örtüsü temizlenmiş, seyreltilmiş kayınların olduğu etrafı tel örgülerle çevrili bir alan. Manzarası keyif verici. Sanırım en çok fotoğraf çekilen alanlardan birisi burası olmuştur.

Yürüdüğümüz yolun başka yan yollarla çatallandığı düz bir mevkide bizi başka bir çeşme karşılıyor. Burada biraz soluklanıyoruz. Tekrar yola koyuluyoruz ki, çok fazla da gitmeden yeniden bir başka tepeye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Burası yürüyüşün dinlenme molası vereceğimiz ana duraklarından birsi olacak. Fatma Kayalar zirvesi...

Zirveye vardığımızda geniş bir düzlük ve açıklık alanı kaplayan devasa iki kaya kütlesi bizi karşılıyor. Her taraf mavili safran çiçekleriyle kaplı. Kurudere köylülerinin ciğer otu dediği bir çeşit dağ kekiği öylesine kesif kokuyor ki, burnumuzun direğini sızlatıyor.

Kayalıklar bulunduğumuz düzlükten 15-20 mt yüksekliğe ulaşıyor. Etrafımızdaki ağaçlar bizi çevrelediği için buradaki manzaranın heryere hakim olabileceğini düşünüp, ekip lideri Selçuk' un ardından kayalıklara tırmanıyoruz. 27 kişi zirveye vardığımızda muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. Istrancaların doğudan batıya, güneyden kuzeye hemen hemen tüm zirvelerini görüyoruz. Bir saat kadar evvel zirvesinde olduğumuz kale kalıntılarının bulunduğu tepe, birkaç kilometre batımızda tüm heybetiyle yükseliyor. Kuzeyimizde zirvelerin arasında avuç içinde kalmışçasına kesif bir orman derin vadiler boyunca uzanıyor. Çok ötelerde Bulgaristan sınırı yakınlarında yer alan Armutveren köyünü, kuzey-kuzeydoğu yönünde Balaban ( Velik ) köyünü seçebiliyoruz. Buradan bakınca, yağmur yağsa toprağa kavuşmayacak gibi görüme bir orman mevsimin tüm renklerini kuşanmış önümüzde uzanıyor.

Kasım güneşinden yorgun ılık bir rüzgar, kayınların saçlarını tarayıp yapraklarını üzerken kendi ezgisini kulaklara fısıldıyor. Bu, Istrancalar' da bir sonbahar rapsodisi...

Kayalıklara ilk çıkan ekip lideri Selçuk, EDOSK ( Edirne Doğa Sporları Klübü ) tarafından birkaç saat önce zirveye bırakılmış klübün bir rehberini ve beraberinde bir elma ve mandalinayı buluyor. Trakya' nın bir diğer doğa klübü olan EDOSK' la burada buluşacağımızı ümit ederken, bizim kale zirvesine çıkarken kaybettiğimiz vakit onlarla buluşmamıza mani oluyor. Belki Dupnisa Mağrası' nda onlarla buluşabiliriz...

Zirvede doyumsuz bir manzara eşliğinde yemeklerimizi yiyoruz. Muratlı' dan katılan bayan arkadaşlarımızın hazırladıkları pohoçalar herkese yetiyor. Hatta sırt çantasından büyük bir yük eksilen arkadaşımız yürüyüş yolunda rahatlayacağının farkına varıyor. Zira o kadar çok yiyecek hazırlamış ki, yol boyunca o yükle dolaşıp yorulmamış olması mümkün değil. Manzaranın tadını doyasıya çıkartıp, Fatma Kayalar zirvesinde hatıra fotoğrafı çekiliyoruz.

Bu arada bu kayalıkların adına ithafen anlatılan öyküden de size bahsetmiş olalım...

Aşağı köylerden, ki Kurudere köyünden olduğuna dair rivayetler çoktur; Balkan harbi zamanında köyden bir kadın Bulgar çetecilerin önü sıra ormanın içlerine doğru kaçar. Gözü dönmüş çetecilerin aşağı köylerde yaptıkları zulümleri bilen kadın, namusuna halel getireceklerinden şüphe duymadığı çetecilerin kovalamacasıyla bu kayalıkların olduğu mevkiye kadar kaçabilmeyi başarır. Bakar ki daha fazla takati ve kaçacak yeri kalmamıştır, kendini kayalıklardan aşağı atarak canına kıyar. Yeterki can tendeyken çetecilerin kötü emellerine ulaştığını görmesin gözleri. İşte ismi seneler sonra civarda bugün bile dillendirilen o kadının ismi Fatma' dır. Kuzeyden esen sert poyrazlarda zirvedeki kayalıkları döven rüzgarın çıkardığı uğuldamalar, ormanda dolaşan ormancılar, avcılar kadar çok ötelerdeki yerleşim yerlerinden bile duyulurmuş. Bu seslerin Fatma kadının son yakarışları olduğuna dair söylenceler böylece halk arasında da yayılmış.

Sırt çantamızın gözüne koyduğumuz birkaç tutam kekik otunun buğulu kokusu ile, tepeden aşağı inip geldiğimiz yoldan yaklaşık olarak bir- bir buçuk kilometre geriye dönüyoruz. İlk çıktığımız kale kalıntılarının olduğu Kale Tepe mevkiine yakın, o tepenin doğu yamaçlarından aşağılara doğru inen sararmış yaprakların kapladığı ve çok geniş olmayan bir orman yolunun ayrımı burası. Buradan itibaren aşağı vadiye doğru inmeye başlıyoruz. Yönümüz Dupnisa Mağrası...

Henüz birkaç yüz metre ilerlemişken, yemyeşil yosuna kesmiş birkaç adam boyu kayalıkların biraz ötesinde, tepenin çatağına oturtulmuş bir çeşme karşılıyor bizi. Daha evvel iki tane çeşme görmemize rağmen bu herkesi başka etkiliyor. Suyu buz gibi ve dolu dolu akıyor. Elinizi su içmek için bile suya soktuğunuzda, iliklerinize kadar üşüyebilirsiniz. "Karpuz çatlatan" dedikleri sulardan burası. Kana kana içiyoruz.

Ama acele etmeliyiz. Saatlerimiz 15.30' u gösteriyor ve havanın kararmasına bir buçuk saat var. Bizse Dupnisa' ya giden bu orman yoluna yeni girebilmiş durumdayız. Bira parça hızlanmak isterken bu defa vadiye inen yol bizi zorluyor. Yağmurlarla yarılmış, birkaç kişinin ancak geçebileceği genişlikteki toprak yol hızlı ilerlememize müsade etmiyor. Bazı yerlerde ıslak kayalar ekibin dikkatli olmasını gerektiriyor. Bu da hızımızı azaltıyor. Vadi yatağına yaklaştıkça nem artıyor. Şaşırtıcı derecede yeşil olan, halkın zelenika ( zerenika ) dediği orman gülleri yolun iki yanını kaplamış durumda. Sıcaklık bu mevsimde çok yüksek olmadığı için açamayacak olsalar da, çiçek tombakları bazılarının ucunda gözüküyor. Oysa ki ormangülleri o mavinin tonlarındaki çiçeklerini Mayıs ayı sonunda göstermeye başlıyor. Bunlar olsa olsa vadi yatağının oldukça nemli ve sıcak oluşunun sağladığı mikro iklim sebebiyle ikinciye tombaklanan, kışın bastırmasıyla açmayacak olan talihsiz çiçekler.

Vadi yatağına inerken evvela yüzümüzü yalayan ve etrafımızdaki nemi bir anda alan serin bir rüzgar ve ardından küçük şelaleler yaparak aşağılara inen bir dere karşılıyor bizi. Bu dereyi "su battı deresi" ya da " su batığı deresi" diye isimlendiriyormuş yöre halkı. Çünkü yaklaşık iki kilometre kadar ileri de dere yatağında karstik özellik gösteren yüzeyin altında birden kayboluyormuş su. Böyle birşeyi hiç birimiz görmediğimiz için önceleri bu durum tuhaf geliyor. "Yok canım, nasıl olur ?" diyenler çoğunlukta.

Dere kimi zaman sağımızda kimi zaman solumuzda, küçük şelaleler ve çok derin olmayan gölcükler yaparak akıyor. Birkaç defa dereden karşıya geçmek durumunda kalıyoruz. Sağımızda ve solumuzda yükselen tepeler arasında derenin şekillendirdiği dar bir vadi boyunca ilerliyoruz. Yemyeşil yaprakların orta yerinden kan kırmızı rengiyle çıkan "gelin küpesi" çiçeklerine raslıyoruz.

Bu manzara içinde tek çirkin görüntü, vadininin bu denli ıssız ve zor ulaşılan bir yerine getirilmiş çürümeye yüz tutmuş, süngerleri dökülen bir kanepe ve üzerindeki içki şişeleri. Bu kanepe belli ki buraya kadar birileri tarafından taşınmış. Aksi halde bunun gerçekleşmesinin mümkünü yok. Bunu yapmayı düşünen kişileri anlamanın mümkünü ise hiç yok. Yazık, çok yazık !

Nispeten ormanın seyrekleştiği bir alana yaklaşıyoruz. Derenin karşı kıyısındaki sırt boyunca toprağın yüzeyinde görülmeye başlayan kayaçlar, karstik oluşumları göz önüne koyuyor. İşte tam da burada birkaç metre ilerimizde yatağını doldurarak akmakta olan dere, kendi yatağında toğprağın derinliklerine sızıyor. Hem de hiç bir görünen delik ya da boşluk olmaksızın. Sanki bir tel süzgeçten içeri sızarmışçasına yatağında kaybolan dereyi, artık akamadığı kuru yatağından geçiyoruz. Birkaç metre ilerimizde su akarken, ayaklarımızın olduğu yer de suyun yatağı olmasına rağmen kupkuru.

Burada toprağın altına giren suyun, Dupnisa mağrası içinden yüzeye çıkıyor olabileceğini söylüyor rehberimiz Selçuk. Bu çok kesinleşmiş bir bilgi olmasa da, kuvvetle muhtemeldir ki bu dere Dupnisa mağra sisteminin içinden yüzeye çıkıyor. Zira civardaki karstik oluşumları gözlemlemek fazlasıyla mümkün. Dupnisa' ya yaklaşık bir kilometre mesafede, yolumuzun soluna düşen eski bir taş ocağının uçurumundan görebildiğimiz kayaçlar bunu gözler önüne seriyor.

Hava kararmak üzere. Selçuk önden giderek, mağranın ışıklandırılmasının kapatılmamasını sağlamaya çalışacak. Zira aracımızın şöförü orada ama bu kadar yol gelmişken ışıklandırma yok diye mağrayı görmemek bütün günü tatsızlaştırabilir. Bizler de Zirve Dağcılık ekibinden Ümit ALKAN' ın GPRS cihazına kodladığı mağranın üst girişini ağaçlıklar arasında bulmaya çalışıyoruz.

Kısa bir süre aramadan sonra mağranın üst girişine varıyoruz. Ekip üzerine korunaklı giyisiler alarak gruplar halinde mağraya girmeye başlıyor. Zira mağranın içinde sıcaklık oldukça düşük. Bu yürüyüşün ardından istenmeyen hastalıkları tetikleyebileceği için, kuru ve korunaklı giyisiler giyiliyor. Ve mağranın içine üst girişinden dalıyoruz.

Mağrayı ilk defa görenlerin hayranlık dolu sözcükleri dökülüyor her adımda. Her köşede fotoğraf çekmek, kendilerini de kareye aldırmak için çaba gösterenlerin en etkilenen kişiler olduğunu düşünmek olası. Mağranın alt girişine doğru alçalan merdivenleri indikten sonra çağıl çağıl bir dere karşılıyor bizi. Mağradaki oluşumlar ışığın da etkisiyle büyüleyici. Mağranın kapanış saati olması sebebiyle fazla zaman kaybetmememiz gerektiği söylenmişti Bu sebeple hızla alt girişe doğru ilerliyoruz. Kapıdan çıktığımızda havanın karardığını ancak anlıyoruz. Bizi aşağıdaki mesire alanına kavuşturacak patika yolları bulmak bile zorlaşıyor. Patikayı inerken solumuzda uğuldayan derenin küçük şelaleler yaptığını anlamak zor değil. Ne yazık ki bu güzellikleri gün ışığında görmemiz mümkün olmuyor.

Aşağıdaki mesire yerinde bizi sabah uğurladığımız aracımızın şöförü karşılıyor. Bir çırpıda Dupnisa' ya gelen diğer ekipleri anlatıyor bize. Bu arada çok yorulanlar hemen araca geçiyorlar. Atıştırmalarını burada yapıyorlar. Öte yandan ekabir takımı diyebileceğimiz bir grup kayınlar arsındaki mesire alanındaki piknik masalarına yerleşmiş, kafa lambalarının ışığında birşeyler atıştırıyor.

Karanlık bir ormanda geçirdiğimiz bu yarım saatlik dinlenme ve yemek molasındaki sobetten anlaşılan o ki, böylesi bir geziyi günlerin uzadığı bir zamanda tekrarlamak isteyenler çoğunlukta.

Aracımıza binip geri dönüş yoluna koyulduğumuzda saatlerimiz 18.00' i gösteriyor. Tekirdağ' a kadar sürecek yolculuğun daha ilk dakikalarında gözlerinin ağırlığına dayanamayanlar, başlarını aracın koltuğuna düşürüyor bile...

=================

Fotoğraflar :

Dinçer ALABAŞOĞLU, Erhan BAYCAN, Filiz ORHAN, Yusuf FİDAN

...teşekkürlerimizle !

 

Bu Yazıyı Ekle

Facebook    Deli.cio.us    Digg   
 
Demirköy Gezi Rehberi

Bir yerleşim yerine yaklaşırken en bazen şöyle yol tabelalarına raslarız: "Yeşil ilimize/ilçemize hoşgeldiniz !" Trakya'da bu ünvan tek... Devamını oku...
Gelibolu Gezi Rehberi

Gelibolu tarih sahnesinden devşirdiği tarihi ve kültürel varlıkları, Çanakkale savaşları ile adını duyuran tarihi yarımadaya ismini... Devamını oku...
Kırklareli Gezi Rehberi

Kırklareli başta doğası olmak üzere, turizm yelpazesinde değerlendirilebilinesi kültür varlıkları çeşitliliği, deniz turizmi ve diğer... Devamını oku...
Hoşköy ( Hora )

Tekirdağ'dan kıyı boyunca Şarköy yönüne gitmek isterseniz, Kumbağ veya Yeniköy sırtlarında Marmara denizi dikilir karşınıza. Sağ... Devamını oku...
Eceabat Gezi Rehberi

Eceabat, Tarihi Milli Park' ın bu ilçede bulunuyor oluşu sebebiyle her sene yaklaşık 2 milyon civarında yerli ve yabancı ziyaretçiyi... Devamını oku...
Cehennem Şelaleleri...

Bir şelalenin görselimize ve ruhumuza hitap etmesi için ona hangi gözle bakmak gerekir, doğrusu bilmiyorum. Yaklaşık 10 Bin Kilometrekarelik... Devamını oku...
Istrancalar'da Sonbahar Rapsodisi...

Çok değil bir önceki haftasonu kışı anımsatan soğuk ve rüzgarlı havaya rağmen, bu Pazar gününe şaşırtıcı biçimde güneşli ve... Devamını oku...
Monopetra' nın Eşkiyaları...

Bütün hikayeyi aslında o başlattı... Bundan iki buçuk üç yıl kadar önce Erkan YAVAŞ o fotoğrafları yayınlamasaydı, burası hala ancak... Devamını oku...
Trakya' nın Kutup Yıldızı, MAYADAĞ.

Rahmetli anneannemin evi, İslambeyli Köyü’ nün Yeniceköy tarafından çıkışta, soldaki son evlerden biridir. Eski YSE çeşmesinin... Devamını oku...
Doğa Şenliğinin Ardından...

İlki geçtiğimiz yıl yapılan Mahya Tepe Doğa Şenliği' nin ikincisi, 6-7 Haziran 2009 tarihinde yapıldı. Bahar aylarıyla birlikte Trakya' da... Devamını oku...
Keçecizade

Lezzet düşkünlerinin neyin izini süreceğini bilemezsiniz. Ama çocukluğunun izini sürenleri bekleyen lezzetler üç aşağı beş yukarı... Devamını oku...
Kırklareli BİRTAT Köftecisi

Köftenin bir Rumeli mutfağı ürünü olduğunu söylemek sanırız ki yerinde bir tesbit olur. Balkan mutfağında kendine has nüanslarıyla... Devamını oku...
Gelibolu' dan Bir Lezzet : Peynir Helvası...

Gelibolu’ya gelenlerin damakları şenlendirecek çok seçenek bulacağı şüphe götürmez bir gerçektir. “Denizden babam çıksa yerim!”... Devamını oku...
Sofram Restaurant ( İpsala )

Ben tamamen öyle düşünmesem de, bu ilçede yaşayan birinin tabiriyle “Ancak geçmek zorunda olanların ya da işi olanların uğradığı bir... Devamını oku...
Çamlıbel Restaurant

Tekirdağ' ı, bu ile bağlı Malkara ilçesini henüz yeni geçmişinizdir. "Edirne İl Sınırı" tabelası ile birlikte herşey bir anda... Devamını oku...
Manca ( Kırklareli )

Manca Rumeli göçmenlerinin mutfak uygulamalarında küçük nüans farklarıyla rasladığımız iştah açıcı bir salatadır. Daha çok genel... Devamını oku...
Mamzana ( Edirne )

Mamzana Edirne mutfağından çok sevilen iştah açıcı bir salata uygulamasıdır. Közlenmiş sebzelerin çiğ doğranmış sebzeler ve yoğurtla... Devamını oku...
Papaz Yahnisi ( Kırklareli )

Papaz yahnisi Kırklareli mutfağının en karakteristik yemeklerinden birisidir. Halk arasında "soğan yahnisi" denilse de, yöre mutfağında... Devamını oku...
Yalancı Kapama - Patates Kapaması ( Kırklareli )

Trakya mutfağında etli kapamalara Kırklareli mutfağında raslıyoruz. Burada ise et yerine patates kullanılması ve hazırlanışındaki... Devamını oku...
Ciğer Çorbası ( Kırklareli )

Ciğer çorbası Rumeli mutfağından yöreye taşınmış sakatatlarla hazırlanan çorbalardan biridir. Özellikle Bulgaristan'dan gelen eski... Devamını oku...
İğneada'yı Sevmek Demek...

Orhan UYANIK "Cennetim..."dediği İğneada'yı kendisine has derin bir hissedişle tutkuyla seven bir doğasever olduğu kadar, sadece İğneada... Devamını oku...
Hayata Tüm Sözlerini Söylemiş Bir Adam...

“Doğa her şeyin üstesinden gelebilir, birtek insanların ihtiraslarını karşılayamaz.” Hayatının yörüngesini bu sözün güçlü... Devamını oku...
...Vasiyet !

Osmanlı’ya payıtaht olmuş Edirne’nin en zor günleri yaşanıyordu kuşkusuz. 1912 yılının Ekim ayında başlayan Bulgar kuşatması... Devamını oku...
Selamın geçiyor besbelli / Yeşerdi telgraf direkleri...

Sesini Trakya’nın semalarında dolaştıran bir şair Muharrem Niyazi AKINCIOĞLU. Kırklareli’ den yetişen AKINCIOĞLU’ nu ne yazık ki çok... Devamını oku...
İlkeli Bir Asker, Vefalı Bir Dost ve "Ayrancı Paşa"...

Karanlığın en zifiri güneşin doğuşundan öncedir... İki Rumelili 16 Mayıs 1919 gecesi zifir bir karanlıkta, 41 yaşındaki yorgun... Devamını oku...