|
Çisil bir yağmura durmuş gökyüzünde oynaşan bulutlara inat hıdrellez haftasına rasgelen bu Pazar günü yine Istrancalar’dayız. Balkan köylerini fotoğraflamak üzere yürüyüş ekibinden ayrılan bizleri Bulgaristan sınırı boyunca dizilmiş yalnızlığını söyleyemez, söylese dinletemez olmuş köylerde rengine vurmuş ve rahiyasını rüzgara emanet etmiş erguvanlar karşılıyor.
Hani Armutveren’e vardığımızda çitlerle çevrilmiş bir köy evinin avlusunda şakayıklara raslamıyor değiliz. Ama onları Istrancalar’daki doğal ortamlarında görmek sabah bizlerden ayrılan yürüyüş ekibine nasip oluyor.
Filiz ORHAN, Zirve Dağcılık Tekirdağ Temsilciliği’nin bir yan faaliyeti olarak “Balkan köyleri fotoğraf gezisi”nin uzun süredir planlamasını yapıyordu. Son hafta fotoğraf gezisine eklenen doğa yürüyüşü etkinliği de ekibin iletişim sayfalarından duyurulduğunda katılımın öncekiler gibi yüksek olacağı çoktan belli olmuştu. Buna karşılık 40 kişilik katılımla sınırlandırılan listeye girenler muhakkak ki en şanslılarıydı. Zira hep birlikte Kırklareli’nin Bulgaristan ile sınırımız boyunca uzanan, baharla birlikte yeşile kesmiş Istrancalar’ın az bilinen bir bölümünde bulunan bir dizi Balkan köyüne gidiyoruz. Bizler fotoğraf çekerken, yürüyüş ekibi de akşam buluşacağımız son köy olan Armutveren'e doğru uzanan bir parkurda doğa yürüyüşüne katılacaklar.
Çorlu’dan katılan ekip olarak yol üzerindeki yerleşimlerden katılacak arkadaşlarmızı alıp Tekirdağ’dan gelecek araçla Büyük Karıştıran yakınlarında buluşuyoruz. Buradan önce Lüleburgaz’ın Ahmetbey beldesine, oradan da Pınarhisar üzerinden Kırklareli’ne gideceğiz.
İlk molamızı Ahmetbey beldesinde veriyoruz. Bu mola belediye meydanındaki kahvehanenin önünde yudumlanan çaylar esnasında katılımcıların birbiri ile tanışıp kaynaşmasına vesile oluyor. Bu arada gezi sırasında ihtiyaç duyulabilecek atıştırmalıklar için alışveriş yapılabilecek bir yer oluyor Ahmetbey.
Pınarhisar’dan katılacak arkadaşlarımızı Tekirdağ ekibinin aracına aldıktan sonra, Kırklareli’ne doğru hareket ediyoruz. Bu arada havanın hafiften yağmura döndüğünü, bulutların sağımızda uzanan Istrancalar üzerinde oynaştığını görünce günün nasıl geçeceği konusunda endişe duymadım desem yeridir.
Kırklareli’de bizi yürüyüş ekibine rehberlik edecek Selçuk ASLAN ile, fotoğraf ekiplerini Balkan köylerinde gezdirecek olan rehber arkadaşlarımız Erhan BAYCAN ve Nedret BENZET karşılıyor. Her üçü de kendi alanında dikkate değer çalışmalara imza atan, gezi-etkinlik gruplarının yöredeki faaliyetlerinde destek veren, Zirve Dağcılık Tekirdağ Temsilciliği’nin de yakından tanıdığı isimler. Onları en çok Vize’nin Kızılağaç köyündeki “Cehennem Şelaleleri” ile ilgili tanıtım ve çalışmalarından biliyoruz ki, geçtiğimiz aylarda ekibimiz de aynı bölgede 90 kişi ile çok beğenilen bir doğa yürüyüşüne katılmıştı.
Kırklareli’den çıkıp, Bulgaristan Dereköy sınır kapısına doğru uzanan yol boyunca ilerliyoruz. Bir süre sonra sağ tarafımızda bir elin parmakları gibi girift tepecikler arasında kendine yer bulan Kırklareli barajı gölünün suları görünüyor. Armağan köyüne ayrılan yol ağzında araçlarımızı durduruyoruz. Yürüyüş ekibiyle burada vedalaşıyoruz. Ekip Armağan köyünden başlayacak doğa yürüyüşünü bizim de son durağımız olan ve onlarla buluşacağımız Armutveren köyünde sonlandıracak. Bizler ise Bulgaristan sınırında bir de sınır kapısına sahip olan Dereköy’e doğru yolumuza devam ediyoruz.
Dereköy’e yaklaştıkça doğa kesif yeşil bir renge bürünüveriyor. Kırklareli’den çıkarken bıraktığımız makilik bitki örtüsünün yerini burada en layığından orman ağaçları alıyor. Dereköy’ün içinden ve adını aldığı tertemiz deresinden geçip, Karadere köyüne doğru ilerliyoruz. Burası bizim fotoğraf çekimleri için ilk mola verceğimiz köy olacak.
Sol tarafımızda ve bazen neredeyse 100-150 metre ilerimizde Bulgaristan sınırına paralel olarak uzanan bir yol boyunca ilerliyoruz. Buralarda bir sınır çizgisi yok muhakkak ki. Fakat köylüler sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini biliyorlar. Bazen “Teee, şu tepe Bulgaristan’ın” derken, bazen yanımızdan akan bir derenin hemen öbür kıyısının Bulgaristan toprakları olduğunu öğreniyoruz bize rehberlik eden dostlarımızdan. Sağ tarafımızda ise Kırklareli barajının kış yağmurlarıyla iyice kabarıp köyün kavaklıklarının bulunduğu sığ düzlükleri kaplamış suları bir görünüp bir kayboluyor.
Karadere’ye girerken, aşağımızda uzanan derenin derin vadisinde gözümüze pırıltılar yapan bir şelale(cik) karşılıyor bizleri. Muhakkak ki buraya da ineceğiz. Karadere köyü “artiz mektepli (!)” bir köy. Geçtiğimiz yıl müziklerini Kırklarelili sanatçı Candan Erçetin’in yaptığı, zengin bir oyuncu kadrosuna sahip “Gölgesizler” filminin önemli bir bölümü bu köyde çekilmiş. Köylüler hala onun etkisinde belli ki. Çünkü hem köyü gelip dolaşan sayısı artmış. Elinde basit bir fotoğraf makinesi olanları bile ya bir “filimci” ya bir “televizyoncu” kabilinden sayıyorlar. Şöhretlerini öyle parlatmış olacak ki Gölgesizler filmi, burada 10 kişiden 5’i sizi karşılarken şu soruyu soruyor. “Hangi kanalda çıkıcak bu çektiğiniz ?”   
Ama hoş; köye geldiğimizde o 10 kişiden 5’ini bulamıyoruz bugün. Nedret bize filmde kullanılan mekanlardan biri olan köy kahvesini gösteriyor. Kahve kapalı. Az aşağıdaki bir ihtiyar davetkar gözlerle bizi karşılıyor. Yakın zamanda boğazından ameliyat olduğunu işaretlerle anlatarak, köydekilerin tarlalara ormana gittiklerini biraz da işaret diliyle ve maharetle anlatıyor. Sanırsınız “Hadi anlat bakalım…” tarzı bir yarışmadasınız ve amcanın anlatımıyla kelimelerin hepsi “cebinizde”. Sonradan raslayacağımız birkaç köylü daha bize onun anlatmaya çalıştıklarını tasdikleyecek zira.
Rehberimiz Nedret bize onun hikayesinden bahsediyor. “Gölgesizler” filminde bazı sahnelerde figürasyon yaptığını, o kendine has Balkan şivesiyle “artiz” olduğunu söylüyor. İşte fotoğrafçıların arayıpta bulamadıkları şey. İlk modelimiz dünden razı denilesi amcamız. Evin damına doğru yasladığı ahşap çıtırdayan bir merdivene yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle çıkıp, üstüne üstlük elini beline dayayıp poz veriyor. Dört yanına dağılmış objektifleri maharetle takip edip, başındaki “Ecevit kasketi”nin altından gözlerini endamlı endamlı devirerek rolünün hakkını fazlasıyla veriyor.
Köy meydanından az evvel gördüğümüz şelalenin olduğu vadi boyunca akan dereye doğru teraslar halinde inen köy evleri bahçeler içre(!) uzanıyor. Bir çoğu ya sahipsiz ya da evlatlarını köy dışına gurbete vermiş yaşları 70-80 lerinde ihtiyarlara kalmış. Gurbet dediğim de hani 30 km uzaklıktaki Kırklareli bile olsa; değil mi ki yalnızsın, gidenlerin gittiği yerin yakını da gurbet uzağı da.
Yol boyunca böyle hikayeler dökülüyor, bizi görünce avlulara çıkıp en sıcağından “hoş geldiniz” diyen yaşlı kadınların bal damlayan dillerinden. Kimisi Tekirdağ’daki torunlarından, Çerkezköy’de fabrikalarda çalışan oğullarından, Almanya’ya gelin ettiği kızlarından bahsediyor. Bu sebeple bizi karşılarken kimimizin yanağını okşayıp kucaklamalarındaki samimiyeti, insana hasretliklerini kelimeler anlatmaya yetmez.
  
Evlerin çitleri boyunca her yerde rasladığımız erguvanların rüzgara emanet kokusunu duya duya köy sokakları boyunca ilerleyip, Karadere’ye girerken gördüğümüz şelaleye doğru yol arıyoruz. Bu arada bir tepeye varıyoruz. 80-100 metre yükseklikten aşağılara doğru uzanan bir tepenin başında bizi sağa sola serpiştirilmiş sepet kovanlar karşılıyor. Bu civarda kimyasal tarım yapılmadığı için arıcılık faaliyetleri de geleneksel yöntemlerle yapılıyor. Yöre balları her daim organik olmasına karşılık, iş köylüyü zahmete sokup bir de sertifika aldırıp organikliğini tasdiklemek olsun yeter ki. Buralardan arazi alıp köy yaşantısına katılmak isteyenlerden bahseden köylülere ait sözler de bunun bir başka yansıması. Doğal yaşamın bu denli dokusunu kaybetmediği yer azdır muhakkak.
“O kütüğe yaklaşma” diyor Nedret, Filiz hanıma. “O bir arı yuvası.” Gerçekten de dikkat etmeyen birisi bu oyulmuş kütük kalıntısında bir arı kolonisi olduğunu anlamayabilirdi. Ve sonu da hiç iyi olmazdı şüphesiz.
Şelaleye iniyoruz. Ekipten bazıları yukarıdaki tepede kalıyor. İnceden bir yağmur çiselemeye başlasa da şelaleyi fotoğraflamak isteyenler dere yatağına kadar iniyorlar. Sonradan anlıyoruz ki burası eski bir değirmen kalıntısının üzerinden akan, muhtemelen bir su değirmeninin döndürülmesi için insan eliyle yatağı döndürülmüş bir çok da yüksekten akmayan bir şelale.
Yeniden yukarı çıkıyoruz. Köyün çıkışından geri dönmeyi planlarken, kavaklıklar arasında çalışan yaşlı bir köylü karşılıyor bizi. Amcanın çalıştığı kavaklığın yanıbaşındaki yolun az yukarısındaki tepede çitlerle çevrilmiş bir saya(!)ya doğru ilerliyoruz. Köylüler küçük baş hayvanlarını baktıkları bu gibi barınaklara-ahırlara yerel söyleyişle bu ismi veriyor. Saya…
  
Kavaklıktaki yaşlı amcanın olduğunu öğreneceğimiz bu sayada henüz yakın bir zamanda doğmuş oğlaklar-keçiler bakılıyor. Sayanın işlerini yapan aynı yaşlardaki köylü kadının ise eşi olduğunu söylüyor bize.
Oğlakları gördüğüne en çok Kaan ve Efe seviniyor. Aileleriyle gelmiş çocuklardan Efe 10-11 yaşlarında, Kaan ise henüz 4-5 yaşlarında iki küçük katılımcımız. Fakat hele ki Kaan’ın gezi boyunca enerjisi ve performansı parmak ısırtıyor. Gezi boyunca da ne demiştik; “Aman maşallah diyelim !”.
Tekrar köyün içinde bıraktığımız aracımıza ilerliyoruz. Yol boylarındaki ekilenlerin nohut fideleri olduğunu söylüyor Nedret. Araçlarımıza binip bir sonraki durağımız olan Şükrüpaşa köyüne doğru yola koyuluyoruz.
Yemyeşil bir doğa parçası. Kendisi bir doğal yaşam ve kuş fotoğrafçısı olan Mehmet TOPÇU yol boyunca tesbit edebildiği türler hakkındaki bildiklerini bizlerle paylaşıyor. İşittikçe bizler de daha başka bir gözle etrafa bakar oluyoruz.
Şükrüpaşa köyünde yağmur karşılıyor bizi. 15-20 sıra dik merdivenlerle çıktığımız köy kahvesi tüm köy ve Istrancalar manzarasına hakim durumda. Düğünlerde, bayramlarda köylülerin bir araya geldiği bir mekan olduğundan bahsediyor Nedret bizlere. Bu mola en çok ekibimizdeki deneyimli fotoğrafçılardan Yekta Ali Kurtuluş’un en çok hoşuna gidiyor. Tam da çay krizine yakalanmak üzere olduğunu söylüyor. Odun ateşi üzerinde demlenen çayın servisini de tüm katılımcılara o yapıyor üstelik.

Yağmuru seyrediyoruz. Istrancalar’ın yüksekliği çok olmayan tepleri boyunca inceden sis misali bulutlar bir alçalıp bir kalkıyor. Ne vakit ki yağmur etkisini yitiriyor, köyün sırtındaki otantik ağılları fotoğraflamak üzere dışarı adım atıyoruz nihayet.
Bu yörede raslayabileceğiniz ağıllar, bir söyleyişe göre Traklar dönemine değin tarihlenebilecek bir mimari çatı kaplama tipinin günümüzdeki örnekleri. Neredeyse ters V biçimindeki ağılların üzeri çavdar-sap-saman ile farklı bir üslupla çatılıyor. Görünüşleri ile de bu farklılığı ortaya koyan otantik ağıllar fotoğrafçılara istemedikleri kadar çok malzeme sunuyor. Yine rasladığımız yaşlı köylülerle sohbetler, yine tebessüm ve içtenlik dolu karşılamalar. “Bilseydik çay, birhangi(!) şey yapardık size” diyen yaşlı kadının Pomakça’dan diline oturmuş vurguları bal gibi süzülüyor ağzından.
Köyün meyille aşağılara uzanan sokağı boyunca caminin de olduğu meydana varıyoruz. Köy kadınları hoş sohbetlerini burada da eksik etmiyorlar bizlerden. Saz kaplı damları olan ağıllar, geleneksel tarım için kullanılan envai çeşit alet edevat sokaklar, bahçeler boyunca heryerde gözümüze çarpıyor. Avrupa diye alaycı bir dille dillendirilen Trakya’da köy dokusunun bu denli korunabildiğine oldukça şaşıran arkadaşlarımız var aramızda. “Bu devirde bu kadar geri kalmışlık…” diye başlayabilecek her türlü sözü ise, yokluğu-yoksunluğu,fakirliği yalnızca doğudaki yerleşim yerlerinde arayanlara misli misli iade edebilirim ancak.
Bir sonraki durağımız olan Armutveren köyüne doğru yola çıkıyoruz. Buradan itibaren 7 km. bir yolumuz var. Bulgaristan sınırına en yakın mesafede uzanan yol boyunca Armutveren’e doğru gitmezden evvel atıştırmalıklarımızı yiyebileceğimiz köyün mesire yeri olarak da bilinen Kocakaynaklar denilen mevkiye doğru yoldan 100 mt kadar içeriye sapıyoruz. İnceden bir yağmur yine çisil çisil yüzümüze değse de uzun sürmeyeceği belli.
Kocakaynaklar adını civar köylere irsaliye hatlarıyla suların taşındığı kaynaklardan alıyor. Teraslanmış tepeciklerin orta yerinde, bir çeşme başında yer alan hepi topu küçük bir futbol sahası büyüklüğünde bir alan burası. Teraslanmış tepeciklerde ağaçtan kır masaları bulunuyor.
Burada bir sürpriz bizi bekliyor. Birkaç gün evvel kutlanan hıdrellezin hatrına haftasonunu fırsat bulup pikniğe gelmiş bir aile ile karşılaşıyoruz. Çok rahatsız etmeden yaklaşmaya çalışsak da, koca bir odun közünün kenarına çattıkları ağaç düzenekte çevrilen oğlak etinin henüz yeni tütsülenen kokusu inceden genzimize geliyor. Gelgelelim henüz daha yeni çevirmeye başlamışlar. “Tüh ! Nar gibi oğlak çevirmesinin üzerine denk gelmek de vardı.” diye inceden bir hayıflanıyoruz hani. Gözümüz yok, yiyenlere afiyet olsun! Bizlerse sırt çantalarımızda getirdiklerimize razı oluyoruz.
Tekrar yola çıktığımızın üzerinden henüz 5 dk geçmemişti ki, bir kavak koruluğunun altında boylu boyunca uzanan çiçeklerle bezeli manzara üzerine araçlarımızdan bir daha iniyoruz. Fotoğraf için çok güzel bir mekan burası.
Bir daha yola çıktığımızda bize rehberlik eden Nedret BENZET gözleriyle yolun aşağılarında bir şeyleri(!), birilerini(!) kolluyor. Sonradan öğreniyoruz ki, Bulgaristan sınırını bir derenin ayırdığı aşağıdaki tarlanın başında karasaban ile tarlasını süren bir abla-kardeş olduğu haberini Şükrüpaşa’da almış Nedret. Fotoğraf çekimleri için iyi bir konu olabileceği fikriyle bahsedilen tarlayı sık ağaçlar arasında kaçırmamaya çalışıyor. Araçlarımızdan inip dereye doğru uzanan kavaklıklar arasından bahsedilen yere varıyoruz. Utangaç olan abla bizleri görünce yaşmağının ucunu düğümleyip koşar adımlarla dere boyuna doğru uzaklaşıyor. Belli ki biraz utanıyor. 30 yaşlarındaki güneş yanığı teniyle karasabanın ardındaki kardeşi ise bizi biraz utangaç biraz da ne olduğunu pek anlayamamış tavırlarla karşılıyor. Alın size bir başka "Avrupalı Trakya” gerçeği daha. Tarımsal mekanizasyona izin vermeyen zorlu bir arazide toprağın hala geleneksel metodlarla sürülüyor olması şaşırtıcı gelebiliyor. Oysa bu yörede tarım yapan alın teri akıtılmış bir emeğin derdindeki çifçileri için bu gayet olası bir durum.
Tarlanın hemen 8-10 metre aşağısında akan derenin öbür yanı Bulgaristan toprakları. Sınıra en yakın yaklaştığımız nokta bu olsa gerek. Tarlanın etrafında yer alan kavaklığın altında uzanan toprağın üzeri envai çeşit çiçeklerle bezeli. Fakat her tarafa yayılmış dağ çileklerinin çiçekleri hepsine galip gelen bir yoğunlukta göze çarpıyor.
Yine yola koyulup nihayet Armutveren’e varıyoruz.
Armutveren Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı bir başka sınır köyü. Bakmayın siz adının Armutveren olduğuna. Eski adı olan Paspala ismiyle daha çok tanınan köyün ünü fasulyesinden geliyor. Öte yandan köy dokusunun, o dokuya ait insan hikayelerinin bu denli diri olduğu Armutveren, Dupnisa mağrasına giden yolun da başında oluşuyla gezi-etkinlik gruplarının, en çok da fotoğraf düşkünlerinin uğrak yeri. Burası aynı zaman da yolculukta bize rehberlik eden fotoğrafçı dostumuz Nedret BENZET’in de köyü.Baba ocağı...

Köye girerken aracın ön tarafında oturan Nedret’i annesi tanıyor araç içinden. “A, benim oğlum gelmiş.” diye Pomakça sesleniveriyor. Burası ve civardaki bazı köyler Pomak köyleri olarak biliniyor yörede. Mübadelelerle yöreye iskan edilen Balkan halkları arasında olan Pomaklar kendi aralarında konuşup sonraki kuşaklara aktararak dillerini de en iyi koruyan, diri tutanlardan. Köy kahvesinde aracımızı bırakıp çay molası veriyoruz. Bu arada doğa gezisinden gelecek arkadaşları bekleyen sabah ayrıldığımız araç çoktan buraya varmış bile. Doğa yürüyüşünden geleceklerin akibetini ise ancak akşam üzeri öğreneceğiz (!).
Nedret’in rehberliğinde köye dalıveriyoruz. Bir evin bahçesinde kalabalık bir aile ve yakınları karşılıyor bizleri ilk. Ellerimizde fotoğraf makineleri ile bizi görenler bizi bir tv. kanalından gelenlerden sanıyorlar. Şakayla karışık “Rumeli Tv.’den geliyoruz.” dememizi ciddiye alıp, yaşmağının altından saçını başını düzelten kadınların halleri bile değişiveriyor. “Almanya’da kızım var, ne zaman yayınlanır ? Söyleyim de izlesin.” diyor içlerinden birisi. Burada bu yöresel hissedişe dair yayın yapan bu tv. kanalı öylesine çok seyrediliyor ki şaşarsınız. Bir reyting ölçme işlemi burada yapılıyor olsa, ulusal yayın yapan büyük kanalları fersah fersah sollayacağına şüphe yok.
 
  
Köşeyi dönmezden evvel rasladığımız viraneye dönmüş tabelada “Benzet Kardeşler Ticarethanesi” yazıyor ki, burası Nedret ve ailesinin bir zamanlar işlettiği, hatta Nedret’in de bir zamanlar çaycılığını yaptığını laf arasında söylediği bir mekan. Viraneye dönen binanın fotoğrafçılara sunduğu detaylar hemen değerlendiriliyor.
Nedret’in annesinin evine dönüyoruz ki, karşımıza sarı sıcak renkleriyle bir başka köy evi dikiliveriyor. Ahşap balkon çıkıntısı, alt katındaki ahırı ile tipik bir Balkan evi burası. Karşısındaki evde Nedret’in ailesi oturuyor. Annesi misafirleri avluda karşılarken, bahçede oynaşan köpeklerle ilgilenen kişi ise Yekta Ali bey oluyor. Bazılarımız köy sokaklarına dağılırken, küçük katılımcılarımız Kaan ve Efe’nin en çok ilgilendikleri az ötedeki ağacın altında bulunan traktör oluyor.
Köy sokaklarını dolaştıkça baharın yeşili arasında otantik dokusu ve renkleri ile köy evleri bir bir çıkıyor karşımıza. Her birinden insan öyküleri akıyor. Yağmur ertesinde sıcağı bastıran havaya rağmen bazı evlerin bacaları incecikten tütüyor. Balkan havası yanıltır, hasta ediverir alışık olmayanı.
Bazı köylüler köy manzarasına hakim sundurmalarına bizleri davet ederken, bazısı da huysuzluğunu yansıtıyor. Köy camiinin dibindeki evde, evin ahşap merdivenlerine oturmuş ilerlemiş yaşına rağmen aşağıda odun kesen anasına mız mız çocuklar gibi aynı plağı döndürcesine söylediği sözlere çok gülmüştüm.
- “Aylakçı bunlar aylakçı…Te bak, bi de çekip çekip duruyolar. Aylakçı bunlar, valla aylakçı. Ne gaylesi var bunların, hiç! Te bak, gene çekip çekip duruyor. Ne var sankilim bunda. Odun kesen karı(!)yı çeçken de ne olcak ? Aylakçı beeee…” 
“Aman, ne olur ne olmaz.” deyip, köyün çıkışına doğru ilerlerken şimdiye kadar fotoğrafları en çok çekilmiş simalardan birine raslıyoruz. Bazı büyük fotoğraf sitelerine üye olanlar orada izledikleri fotoğraflardan bile bu yaşlı ama hala çalışan ihtiyarcığı tanıyabilir. Faruk amca...
Evinin bahçesinde elinde artık elektirikli makinesiyle balta sapı imal eden Faruk amcayı, ağacın gölgesinde eşi izliyor. Bir anda bütün objektifler ona çevriliyor. O kadar rahat o kadar içten ki anlatamam. Sürekli onun fotoğrafını çekenlere çok alışmış. Hatta guruptan sonda kalan birkaç kişiyi dayatıp, evinin altındaki tek göz odaya yığdığı aletlerin bulunduğu küçük tamirhanesini özellikle çekmemizi istiyor. Eski bir fotoğraf makinesiyle objektife poz verirken, her biri ayrı ses çıkartan sürüye katılacak hayvanlara takılan çanların çıkardığı sesleri bize dinletirken söylediği sözleri hala tebessümle hatırlıyorum. “Sesleri de alın, sesleri de.” 
Köyün çıkışındaki erguvan boyalı evin bahçe çitlerinde geziye katılan arkadaşımız Seval EKER objektiflerimiz için modellik yapıyor. Hoş, geçtiğimiz her köy üstüne üstlük mis kokan erguvanlarla bezeli ya... Renk cümbüşüne ışığın da etkisi eklenince çok hoş sonuçlar çıkıyor fotoğraf çekimlerimizde.
Armutverende kara toprak diyebileceğiniz tek karış yer bulamazsınız. Heryer ama heryer yemyeşil diz boyu çayır otlarıyla, aralarındaki allı morlu çiçeklerle bezeli.
Köyün çıkışına yakın sağımıza düşen evin bahçe çitlerini yeşiller çevrelese de, çitin iç kısmında en hakikisinden kırmızılar karşılıyor bizleri bu renk cümbüşünde. Bele kadar yeşil yoğun yapraklar arasında kırmızı çiçekleri ile şakayıklar…
Şakayıklar “düğün çiçeğ”i ismiyle de biliniyor yörede. Yumrularının, kök sistemlerinin ayrılmasıyla çoğaltılabilen görkemli çiçekler bunlar. Bir soğanın kabuğunun üst üste kapanması gibi çiçeklerinin yaprakları birbiri üzerine kapanıyor. Yemyeşil gövde üzerindeki çiçekleri muazzam. Nedret bize Istrancalar’ın tepelerinde bu çiçekleri doğal ortamlarında görmemiz gerektiğinden bahsediyor. Hatta geciken yürüyüş ekibini telefonla arayıp Karlık tepe denilen mevkide olduklarını, onları görmeye gidersek şakayıkları da görebileceğimizden bahsediyor.   
Yürüyüş ekibiyle buluşmak üzere aracımıza binip Armutveren yakınlarındaki Karlık tepesi mevkiine yola çıkıyoruz. Köye 4-5 km mesafede yaklaşık 600 metrelerde bir tepe burası. Tepeye doğru yükseldikçe Istrancalar’ın diğer zirveleri de görüş alanımıza giriyor. En yükseği olan Trakya’nın da en yüksek noktası olan Mahya tepesi ötelerde beliriyor.
Karlık tepeye yaklaşık 1 km mesafedeyiz. Yürüyüşçüler bir an görüş alanımıza girse de tepenin öte yüzüne doğru yürüdükleri için yine kaybediyoruz onları. Yöreyi iyi bilen Nedret ekibe telefonla ulaşıp rotayı düzeltmelerini ve bize doğru gelmelerini istiyor. Biz de onlara doğru orman içi bir yoldan yürüyerek ilerlemeye başlıyoruz.
Size burada yağmur sonrası duyduğumuz kesif kekik kokusunu tarif edemem. Baş döndüren bir ferahlık ciğerlerinize doluyor. Başınızın dönmesi işten bile değil. Dize kadar yeşillikler arasında renk renk çiçekler göz alabildiğine uzanıyor. Ağaçlık bir alanı geçip, Karlık tepesine doğru uzanan ve yumuşak bir meyille iki tepeyi birleştiren bir mevkiiye geliyoruz. Manzara ve bitki örtüsü muhteşem.
Yürüyüşçülerin çok önünde Karlık tepeden bize doğru koşarak gelip, 60-70 metre ilerimizden bizi hiç umursamadan geçen kişi ilk müzik klibinde koşarak dinleyicileri ile tanışan Mirkelam değil. Serkan CİLOĞLU. Serkan önümüzdeki aylarda yapılacak “dağ maratonu” etkinliği için aylardır benzer yöntemlerle kondüsyon tutuyor. Bu nedenle de “tutabilene aşk olsun” dedirtiyor kendisini izleyen şaşkın bakışlara.
Yürüyüş ekibiyle buluşuyoruz. Gps.lerindeki bir kopukluk ve haritada yanlış bir değerlendirme sonucu rotaları epeyce şaşmış. Bu da yetmezmiş gibi içlerinden bir arkadaşları, Altan KÜÇÜK bir sakatlanma geçirdiği için hızları epeyce düşmüş. Daha kısa planlanan yürüyüş böylelikle 20 km.lik bir parkura dönüşüvermiş. Hallerindeki bezginliğe rağmen Armutveren’e kadar yürümeye devam etme kararı alıyorlar. İsterse almasınlar, zira onları aracımıza almayacağımızı inceden hatırlatıyoruz. En azından köye giden yolun sapağına kadar yürüyüp, kendi araçlarına binerek Armutveren'e ulaşacaklar.
  
Burada fotoğraf ve yürüyüş ekibi hep beraber fotoğraf çekiliyoruz. Ve Armutveren’de görüşmek üzere ayrılıyoruz. Biz yörede Karanlık mahallesi olarak bilinen mevkiye doğru gidiyoruz. Burası eskiden bir köy olmasına rağmen, yakın zamanda sadece 70’lerini devirmiş evli bir çiftin yaşadığı bir yerleşim yeri haline gelmiş. Köy tüzel kişiliğini yitirip İncesırt köyünün bir mahallesine dönüşmüş. Burada yaşayan çift ise ısrarla köylerini terk etmiyorlar. Tüm yaşanmışlıklarını bırakıp gitmeleri zor. Bazen yaz zamanlarında köye gelen bir iki kişiyle daha nüfus hepi topu dörde beşe çıkabiliyormuş.
Armutveren yönüne doğru geri dönerken “değirmenin bendi” denilen, eski bir değirmen kalıntısının kenarında akan bir şelaleye gidiyoruz. Yörede vaktiyle onlarca böylesi değirmen varmış. Aslında tam manasıyla bir şelale sayılmaz burası. Bentin yüksek kesiminden aşağı bir-iki metreden dökülen bir yapay şelale. 30-40 metre bir hat boyunca, bir kaç metreden dökülüyor. Manzarası büyüleyici. Yemyeşil bir doğa parçasının ortasında, şelalenin beyaz köpüklü sularının ardındaki yeşile çalan durgun gölcüğü ile tam bir seyirlik.
Yol boyunca birkaç tane tilkiye neredeyse gündüz vakti raslamak herkes için şaşırtıcı. Fakat burası insandan o kadar izole bir mevkii ki yaban hayatı alabildiğine zengin. Gökte uçan leylek sürülerine başka yırtıcı kuşlar katılıyor ara sıra. Kırlangıçlar ise her yerde, çığlık çığlığa özgürce uçuşuyor.Derenin yatağına yakın vadi aralarında, Paspala'nın meşhur fasulyesinin yetiştirildiği tarlalar henüz yeni sürülmüş.
Armutveren’e geri döndüğümüzde yürüyüş ekibinin köy vardığını görüyoruz. Akşam güneşi bakır pırıltılar ve uzun gölgeler bırakarak tepelerin ardında cılızlaşırken, biz Armutveren’den ayrılıyoruz.
Muhteşem güzel ve verimli bir gündü. Yol boyunca en çok yürüyüş ekibinin yaşadığı zorluklar üzerine hiciv dolu sohbetler ve şen kahkahalar kalıyor aklımızda. Kahkahalar bir ara o denli yükseliyor ki, şöför gevezeleri(!) susturabilemek için televizyonu açıp bir video filmi takıyor.
Çorlu’ya döndüğümüzde ise saatler akşam 10’u biraz geçiyor. Güzel bir günün ardından makineme hapsettiğim fotoğrafları yeniden izlemeye bile vakit ayıramıyorum. Bu işi ancak ertesi güne bırakıyorum. Şimdi derin bir uykunun zamanı…
09/05/2010 Tarihine ait "Balkan Köyleri Fotoğraf Gezisi" gezi notları…

Fotoğraflar :
Dinçer ALABAŞOĞLU, Erhan BAYCAN, Fakir Ozan BEYSALAN, Mesut KILIÇ, Yekta Ali KURTULUŞ
|