|
Başka yerlerde ne isimle kutlanırsa kutlansın, baharı karşılamak Trakya'daki kadar manasını bulamaz herhalde.
Çünkü baharı karşılarken ona minnet duyarak, saygı duyarak karşılar Trakya'lılar. Ve kutlarken, asla kırmaz, dökmez, etrafındakileri taşkınlıkla rahatsız etmez. Öyle ya, böylesi nasıl bir bahar kutlaması olabilir ki? Bilirler ki bu bir yenilenme, üzerlerindeki ölü toprağından silkelenme, tazelenmedir aynı zamanda. Doğa yeşile keserken, toprak bereketini ona minnetle yaklaşana.
göstermek için hazırlanırken, insan olarak ruhlarımız da tazelenerek çiçeğe durur. Hıdrellez için,İslambeyli Köyü'ndeyiz. Burası aynı zamanda çocukluğumun ilk ve en güzel günlerini de yaşadığım köy olduğu için, artık köyün geleneksel hale getirmek için didindiği hıdrellez şenliğini kaçıramazdım. Hatta burada gelen misafirleri ağırlamak için görev de üslendiğim için bu gün başka bir mana da kazanıyor benim için.
Trakya'da Hıdrellez derin ve köklere dayalı manalar yüklendiği için, çok önemsenir. Hoşgörü bu özel günlerin anahtarıdır. Hıdrellez aslında Mayıs ayının 6. günüdür. Fakat, haftasonuna rasgelen Mayıs ayının ilk pazar gününe gelecek şekilde, katılımın yüksek olması amaçlanarak kutlanır. Birçok yerde, o köyün kendi kültürel mirasının potasında erittiği bazı nüanslarla kutlanır.
Cumartesi akşam üzeri, bütün sokaklar insana keser. Trakya şehirlerinde, kasabalarında mahallelerin en bildik meydanlarında, köylerde ise köy meydanında hıdrellez ateşleri yakılır önce. Şimdi bulmak çok güçleşse de, yaşlılarımızın evinde özellikle aranıp bulunan eski bir hasır yakılmasıyla başlar Hıdrellez.
- Hatçe nene, Hatçe nene... Kışın evini pireler basmış, ver şu hasırı da yakalım !
Hatçe teyze (!) Hıdrellez ateşi içinse, kıyamamazlık etmez hasırı hemen gençlere verir. Sokak aralarından naralarla geçirilen hasırı gören herkes evlerinin kapısını kapatıp, köy meydanına gelir.
- Koca neneden alamasaydık hasırı köyü pire basacaktı. Hadi yakalım da kurtulalım.
Bunlar hep birer nüanstır. Baharla üzerimizdeki ölü toprağını silkelemeyi, ruhumuza sinen yılgınlığı atmayı temsil eder bu hasır yakma. Ve hasır yakılır, üzerine ateşi büyütecek odun parçaları atılır, hatta bazen öyle abartılır ki devasa ateşler yakılır.
Sıra geldi ateşten atmalaya. Herkesler bu hıdrellez ateşinden atlar. Öylelikle "Hatçe nenenin pireleri" bize de bulaşmışsa, ateşin dumanında kaçar da bizi terkeder belki. Bu ateşten atlama öyle özel bir ritüelidir ki Hıdrellezin, uzun uzun kuyruklarda herkesi görebilirsiniz. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, herkes ama herkes. Dizleri tutuyorsa Hatçe Nene' yi bile kuyrukta sırasını beklerken görürsünüz. O yaşlı kadını şalvarını toplamış ateş üzerinden maharetle atlarken görünce ise gençliğinizden bile utanabilirsiniz. Dedik ya, hıdrellez tazelenmektir.
Kırlara çıkılır, taze bahar dalları, gelincikler, papatyalar, özellikle bulunursa kekik toplanır. Kollarında yemyeşil bahar demetleri taşıyan özellikle koca koca kadınlar (!) bahçe diplerinde buldukları ısırgan otlarını da toplarlar. Isırgan otlarını elleri ardında saklarlar ki, dalgınlık gösteren gençleri ya da tanıdıklarını görünce, ısırganı ayak bilekleri, eller, kollar gibi açıkta kalan yerlere sürtüverirler. Sokak aralarında kaçan kaçana, koca koca kadınlar ellerinde ısırganlar yeri sarsa sarsa çocukları gibi şen koşmaktadırlar.
Genç kızlar toplanıp, kağıtlara yazdıkları manileri toprak bir küp içine atarlar. Bu küp akşamdan gül dibine konur, sabah çiği henüz düşmüş güneş ışımışken görevlendirilmiş biri tarafından gül dibinden alınır. Ertesi gün herkes toplandığında herkes küp içinden bahtına yazılmış maniyi okuyacaktır. Nişanlı genç kızlar ve aret denen en yakın arkadaşı ile sokak aralarında nişanlı kız için diğerinin özenle yetiştirdiği yeşil dallı bir çiçeği sokak aralarında dolaştırır. Buna aret çiçeği denir ve o nişanlı kız evlenirken, aretinden de izin almak üzerine kurulu bir ritüelle bu çiçek için bir hediye vererek gelini kız evinden çıkartacaktır.
Akşamdan herkesler hıdrellez için yıkanıp tertemiz olacaktır. Hatta küçük çocuklar yıkama suyuna bahar çiçekleri atılmış sular ile yıkanır. Ve tertemiz çocukların bu akça pakça banyo suyundan bir tas da, gül dibine dökülür.
Gelelim köydeki şenliğe.
Bir önceki hafta sonunun yağışlı olması sebebiyle İslambeyli'deki Hıdrellez şenlikleri 11.Mayıs.2008 pazar günü yapıldı. Aynı zamanda anneler günü. Bu çok manalı, çünkü baharın yüklendiği bereket annelerin o doğurgan, hayatı ellerinde şekillendiren, bereket timsali anneler düşünüldüğünde çok denk düştü.
Sabahtan beri köy meydanında bir telaştır sürüyor. Herkes imece usulü bir işin ucundan tutuyor. Şenlik alanı köyün dışında, oraya gidecek malzemeler traktör römorkları ile genç arkadaşlarımzca oraya taşınıyor. Bu arada ben ve birkaç arkadaşımız da, açık bahçesi d eolan köy kahvesinde İstanbul ve Kırklareli'den gelecek misafirlerimizi bekliyoruz. Köy lezzetlerini de tadabilecekleri bir kahvaltı sofrası ile onları karşılayacağız. Ki, yol yorgunluklarını atsınlar.
İstanbul'dan beklediğimiz Murat Ceylan yönetimindeki Doğa ve Macera gezi-etkinlik grubu görünüyor. Hemen onları kahvaltıya alıyoruz. İçlerinde annelerine hediye ederek bugünü beraber geçirmeyi tercih etmiş dostlarımız olduğunu görünce daha bir mutlu oluyoruz. Onları kahvaltıdan sonra, bir köylü ablamızın eşliğinde kendi köy evinde kahve içmeye gönderirken, Kırklareli Üniversitesi'nden beklediğimiz öğrenci arkadaşlarımız kalabalık bir grup ve hocalarıyla geliyorlar. Hemen, onları da soluklanmak üzere kahvaltıya alıyoruz.
Üniversite öğrencileri içinde, Genç Tema' dan arkadaşlar, vakfa ait sarı etkinlik tişörtleri ile farkındalık yaratıyor. Hocalarının çoğu aynı zamanda "Istranca Gençlik Doğa Sporları Klübü" nün de üyeleri. Öte yandan, özellikle Turizm-Otelcilik öğrencileri çoğunlukta. Zira, bugünkü etkinlikte kendilerini bu köyden yetişmiş ve daha 30'lu yaşlarına gelmeden birçok dünya birinciliği ödülü almış, Türk Ahçılık Takımı'nın da üyesi Esat Özata ile buluşturarak, deneyimlerini paylaştıracağız. Esat, kendi köyü ile ilgili bu davete bütün planlarını iptal ederek seve seve katıldı.
Ve, köy meydanı birden hareketleniyor. Çift davul, çift zurna Hıdrellez Şenliklerinin olmazsa olmazı. Ama çift davul, çift zurna olacak illaki. Bir eksik olursa olmuyor Trakya'da.
Kalabalık gruplar halinde, köyün 1 km dışında, Istıranca Dağları'nın hemen eteğindeki, şenliğin yapılacağı meşe ağaçları içinde geniş bir alana doğru yürüyoruz. Yaklaştıkça dağlar üzerimize doğru yürüyor adeta. Mayadağ'ı en iyi gören köy burası, Mayadağ Trakya'nın en yüksek zirvesi bu arada. Yağmur bulutları korkutuyor, yol boyunca biriki damla atsa da kimseyi endişelendirmiyor bu durum. Kaldı ki haklı da çıkıyorlar. Bulutlar yerini sıcak, güneşli bir havaya bırakıyor.
Yumuşak tepeler arasında geniş bir düzlük burası. Her yan meşe ağaçları ile kaplı. Birkaçyüz metrede bir derelerle bezenmiş bir yer. Suyun da gücüyle olsa gerek her yer yemyeşil. Buğdan tarlaları daneye durmuş, yemyeşil. Yer yer gelinciğe kesmiş geniş çayırlar göz alabildiğine Istırancalar'a doğru uzanıyor. Bembeyaz papatyalar bu tualin diğer renklerini temsil ediyor... Her ağacın dibinde aileler yer sofralarını kurmuşlar. Öylesine sıcak sofralar ki bunlar.
Her kuşağın temsilcileri bir arada. Dedeler, nineler, evlatlar, torunlar...Bu sırada bir hareketlenme oluyor. İstanbul'a yerleşmiş İslambeyli Köyünden hemşerilerimiz tuttukları otobüslerle şenlik alanının kıyısında görünüyor. Herkes yakınını bulmak üzere çocuklar gibi o yöne koşturuyor. Sanırsınız bayram günü. Sarılanlar, öpüşen koklaşanlar...
-Hıdrellez'e gelmemek olur muydu ?...diyor her gelen.
Yemekler çok zengin. Mübadele sonrası göçmenlerin çoğunlukta olduğu bu köy insanının mutfağı da, Rumeli mutfağının en seçkinleri ile bezeli. Boşnak börekleri, kapamalar, pırasadan arnavut börekleri.
Arnavut böreği deyip geçmeyin. Namı meşhurdur arnavut böreğinin. Misafir olduğu sofradan zaten en son kalkan Arnavut'a latife olsun diye sormuşlar:
- Kahve de getireyim mi ?
Latifeyi anlamazdan gelen Arnavut cevap vermiş.
- Yok !... Öyle doydum öyle doydum ki, pırasa olsa yemem.
İşte bu pırsalı börek de o mizahın, gerçek bir damak tadına dönüşmüş izdüşümü adeta.
Ve çevirme. Hıdrellez yemeklerinin baştacıdır çevirme. Ve kimse idda edemez ki, çevirmeyi Kırklareli'deki kadar lezzetli hiç bir yerde tadasınız. Bu lezzet için haftasonu, günübirlik de olsa salaş lezzet duraklarını dolduran civar illerden ve İstanbul'dan öyle çok gelen oluyor ki, şaşarsınız. Hmmm, nefis, nefasetli...
Yemekler, akşama kadar ara ara yenecektir de, azcık bünyeleri sallamak lazım. Rock'n Trakyaaaa !
Kızılcık sopasından bastonuna yaslanmış bir ihtiyarın kulağına kulağına üflüyor Lüleburgaz'dan gelen zurnacı. Üflemekten ciğeri çatlayacak duruma geliyor, hele ki bu müziğin piri Lüleburgazlı müzisyenler için düşünülecek şey değildir, ama ihtiyarın ruhu doymuyor.
- Çal bi Rumeli havası daha be zurnacı. Çal da ruhum tazelensin.
Öyle ya, müzik hayatlarının önemli bir yerindedir Rumeli'lerin. Ve bu Küçük Rumeli'de "Kalbi çürütmemek lazım !" sözleri çok meşhurdur. Hayatı önemsememek değil, tam tersine hayatın tüm getirdiklerini iyi kötü gönlü şen tutarak karşılamak içindir bu tutumları. "Kalp saplam, ruh sağlam olursa herşeyin üstesinden geliriz evelallah !" derler...
Meydan bir anda doluveriyor. "Trakya Karşılaması" oynayan genç kızlara, şalvarlarını sürüye sürüye ama gençlerden daha hevesle oynayan koca koca kadınlar katılıyor. Dış halkada erkekler onları çevrelemiş başka bir heybetle "Eski Kasap" oynuyorlar.
Eski Kasap erkeklere özgü, heybetle oynanan ve ağır bir ritimden çok seri ayak hareketlerine dönüşerek oynanan, nefesi zorlayan bir oyundur. Seyir gücü yüksek bu oyunu, erkeklere kafa tutan genç kızlar da oynamaktadır. Öyle ki, oyunun sonunda bir bir dökülürken herkesler, davul zurna son kalan oyuncuların dibine kadar gelir. Bu arada herkes en sona kalan bir avuç kişiyi büyük bir beğeni ile izlemektedir. Davul ritmi öyle artırır ki, ayakların karışması kaçınılmazdır adeta. hatta davulcu bile yorulur. Dedik ya bu bir erkek oyunu, ama sona kalanlar arasında muhakkak inadı tutmuş bir kaç genç kız muhakkak vardır. Ve kadının fendi muhakkak erkeği altediveriyor burada da.
Her yanda şen kahkahalar. Az ötede, büyük hıdrellez salıncaklarında çocuklar neşe içindeler. Üniversiteden gelen arkadaşlarımızın bir kısmı voleybol, bir kısmı futbol oynuyor. Bazıları, İstanbul'dan gelen uzun zamandır görmedikleri hemşerilerini, arkadaşlarını bulabilmek için öbek öbek aile sofralarını dolaşıyorlar. Her sofraya buyur edildiklerini, bir yudum sıcak çay yudumlarken bir ömürlük dostlukları nasıl yad ettiklerini söylememize gerek yok sanırım.
Bu arada Doğa ve Macera ekibinden Murat ceylan, ortada kamerasını hazırlamış bu eğlenceli anı kaydediyor. Ekipten bazıları Istırancalardan ve bu şenlikten fotoğraflar almak üzere kalabalığa çoktan karışmış durumdalar. Onlar da konuksever köylülerimizin ikramlarını tebessümle karşılayıp, hiç te yabancılık çekmiyorlar. Tersi olsa üzülürüz zaten.
Bazı genç kızlar, papatyalardan yaptıkları taçları başlarına geçirmiş, çiçekleri kulaklarının ardına sıkıştırmış tüm zerafetleriyle yemyeşil çayırlarda dolaşıyorlar. Özellikle bitkileri iyi tanıyan kadınlar, yeşillikler arasından bu bitkileri topluyorlar. Bu arada sohbetlerine tanık oluyoruz.
- Bunu pirinçle kavurup, içine biraz sarımsaklı yoğurt üzerine de kırmızı biberli yağ yakarsan nefistir...
- Bu hazımsızlığa iyi geliyormuş...vs...
Kekik kokusunu ise duymamak imkansız. Hava kararırken dışarıdan gelen konukların bazılarını uğurluyoruz. Şenlik alanındaki çer çöpü toplamak için uyarılara herkes riayet ediyor, bu sevindirici.
Karanlık basarken, yine tanıdıklarla kolkola girilmiş yürüyerek köye dönülüyor. Kimi misafirler akşam yemeğine de kalmayı, köy kahvesinde bir parça daha dostlarla sohbet etmeyi yeğliyor.
Ve veda vakti.
İstanbul'dan gelen hemşerilerimiz büyük bir kalabalık eşliğinde, buruk gülümsemelerle uğurlanıyor. Seneye kim öle kim kala.
Ama sağ kalanlar yine gelsin, zira biz hepsini yad ederiz. Yeter ki siz seneye de gelin. Biz buradayız, bekleriz.
10-11.Mayıs.2008 / İslambeyli Köyü - Pınarhisar
|