Giriş Formu



İstatistik

Üye : 334
İçerik : 398
Sayfa Gösterimi : 960028

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 71 ziyaretçi çevrimiçi
Dupnisa'ya Gitmeli Yazdır E-posta

Bahar geldiğinde ruh iklimimiz de ona bağlı olarak değişiverir. Hıdırellez, Kakava gibi Trakya’ ya özgü bahar kutlamaları en güzel anlamını burada açığa vurur. Kırmadan dökmeden, minnet duyduğu doğaya saygı duyarak yapılır kutlamalar.

Çünkü doğa ana gibidir. Her bahar, gebe olduğu bereketi sunmak için sancılarını çeker. Nisan yağmurları, o sancılanmanın alınteri gibi toprağına kavuşurken, Mayıs ayının sıcak ışıklarıyla artık doğum gerçekleşmiştir. Bereketin, bolluğun, tazelenmenin habercisi bahar iyiden iyiye kendini göstermeye başlar. Şimdi baharı kutlamanın zamanıdır. Bu kutlamalarda, Trakyalılara özgü coşku ise görülmeye değerdir.

Dupnisa Doğa Şenliği bu yıl ilk defa kutlandı.

Geçtiğimiz yıl, Trakya’nın zirvesi olan Mayadağ’ daki Doğa Şenliği, nasıl ki Kırklarelililerin kutbu Mayadağ’ a bir atıfsa, Dupnisa gibi bir turizm değerini de bir doğa şenliğiyle kutlamak gerekiyordu. Dupnisa Trakya’ nın turizme açılmış tek mağra sistemi. Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı Sarpdere köyüne 5 km mesafede, Istranca Ormanlarının en güzel köşelerinden birinde saklı bir güzellik. Öyle ki, mağranın bulunması bile yöreyi eskiden beri bilen çobanların ihbarlarıyla olmuş. Girişi saklayan büyük taş kemeri ve etrafını çevreleyen ormanı görünce, buranın gözden saklı kalmasını daha iyi anlayacaksınız.

Uzun yıllar sonra bunu değerlendirme gereği duyan merciler, gerekli araştırmaları mağrada yaptırır. Nihayet, son yıllarda bu değerimiz mağranın turizme açılmasıyla taçlandırılmıştır.

Kırklarelililerin en gözde sayfiye yeri haline gelen Dupnisa’yı görmeye gelenlerin sayısında son yıllarda büyük artış vardır. Bunda hafta sonu gezileri düzenleyen, özellikle İstanbul merkezli gezi-etkinlik gruplarının, Dupnisa ve Istranca Ormanları’nı güzergahlarına dahil etmiş olmasının katkısı büyüktür. Özellikle Kırklareli’den fotoğraf gruplarının çarpıcı fotoğrafları öyle dikkat çekmiştir ki, Trakya’nın çeşitli köşelerinden ve İstanbul’dan başka başka fotoğraf grupları da Kırklarelililerin misafiri olmaya başlamıştır. Öyle ki, kış aylarında dahi ellerinde fotoğraf makineleriyle Balkan Köylerinde dolaşan fotoğrafçılara her hafta sonu raslamanız pek mümkündür.

Bu saklı cennet ve civarı öyle ismini duyurmuştur ki, son aylarda Yunanistan ve Bulgaristan’dan fotoğrafçılar ve mübadeleyle buradan ayrılmış mübadillerin çocukları-torunları bile yöreyi gezmeye başlamıştır. Dupnisa Doğa Şenliği’ nde, Bulgaristan’dan fotoğrafçıların bu güzel günü diğer miisafirlerle paylaştığı anlarda kendilerine Kırklarelili fotooğraf sanatçısı Nedret BENZET eşlik etti.

Yöreye yeni gelecek gezi gruplarından ve fotoğrafçılardan misafirlerimizin yöreyle ilgili fikirlerini şenlik öncesi pekiştirmek ve daha bilinçli gezmelerine katkı vermek için, size yol üzerindeki yerleşimlerle ilgili bilgiler vereceğiz.

İstanbul ve Tekirdağ yönünden gelecekler için, Kırklareli’ nin Pınarhisar ilçesi üzerinden Üsküp Beldesi’ ne ulaşmalarını önerirken, Edirne yönünden gelecekler illa ki Kırklareli’ye uğrayıp Üsküp Beldesi’ne gitmeliler.

Kırklareli’de geçirecek vakti olanlar ise, şehri bir parça dolaşmalılar.

Özellikle şehrin merkezinde Dingiloğlu Parkı’ nın karşısındaki Arasta’ yı görebilirsiniz. Bu civara yakın camiiler ve çeşmeler tarihi kimlikleriyle hemen kendilerini ele verecektir. Arasta’ nın karşısında yer alan ve Yayla Mahallesi’ ne çıkan yolun başıda yer alan Alman Çeşmesi’ ni hemen fark edeceksiniz.

Çeşmenin uğrundan Yayla Mahallesi’ ne doğru tırmanmaya başlamalısınız. Dik bir yokuş boyunca yol almaya başlar başlamaz, sağınızda solunuzda özgün mimarileriyle tarihi Kırklareli evleri sizi kuşatır. Bu evlerden bazıları, 1900’ lerin başında yörede yoğun halde yaşayan Rum, Bulgar ve Yahudi halkına aittir. İncelikli kapı bezemeleri, kapının hemen üzerinde yer alan solgun freskler, kendini ele veren mimari izlerle bunları hemen ayırt edersiniz zaten.

Mahalleyi çıktığınız düzlükte Yayla Mahallesi Meydanı ve Parkı yer alır. Yine sizi kuşatan, kimileri zamana direnememiş Kırklareli evlerini yoğun olarak göreceksiniz. Bazen üzülmek işten bile değildir, çünkü tarihi yapılarımızı tek bir çivi bile çakılmasına izin vermeyerek korumak çözüm olamamış, doğa üstün gelmiştir. Oysa doğru uygulamalarla, bu yerleri içinde yaşanılarak korunan eserler haline dönüştürmeyi kolaylaştırmaya ihtiyaç var. Böylece sahiplenme duygusunu güçlendirmeli ve yapının doğru restorasyonla ömrünü uzatmak mümkün olabilir. Bu konuda, Mahalleden Namzagah Caddesine indiğiniz noktada yer alan Eski Vali Konağı çok doğru bir örnek olabilir. Yakın zamanda onarılan yapı, ihaleyle bir işletmeye devredilerek yaşanır bir mekana dönüştürülmüş oldu.

Namazgah Caddesi’nin sonunda Namazgah Koruluğu’na gidebilir ya da süpürgeciler çarşısında kapılarına kilit vurmamak için direnen süpürgecilerin Kırklareli’deki son temsilcileriyle tanışabilirsiniz.

Ama İstasyon Caddesi’ne muhakkak gitmelisiniz. Ulu ağaçlar altında ince belli bardakta çayınızı yudumlarken, ne kadar huzur dolu bir şehirde olduğunuzun daha da farkına varırsınız. İstasyon Caddesi, Kırklarelilerin akşamları muhakkak bir soluk da olsa dolaşmak istedikleri bir cadde. Caddenin sonu artık tren uğramayan şehrin, sanat aktivitelerine ev sahipliği yapan garına kadar uzanıyor. Ortada karaçam ağaçlarının dizildiği gidiş geliş geniş bu cadde için, yörede incelikli bir de tabir var.

“ Al beni, gör beni caddesi…”

Kırklareli kadın ve erkeğin sosyal hayatta eşit olduğunun en güzel yansıdığı şehir. Bu cadde de onun nükteli bir dışa vurumu gibidir. Eskiden, gençler birbirlerini görsünler, beğenmeden birbirini görmeden evlilik yapmasınlar diye aileleriyle bu cadde boyunca gezermiş. Erkekler ve kızlar birbirini gördüğü kadar, aileler de evlatlarının beğendiği kişileri ve ailelerini görme, tanıma şansına sahip olurmuş. Üstelik de bunu, gayet medeni bir edeple yapar ki, evladını istemediği beğenmediği bir evliliğe de zorlamamış olurmuş. Bu şimdi eskilerden kalmış bir ritüel, Trakya’ nın başka yerlerinde de benzer ritüeller var. Lakin, bu nükteyle eskiler hala “ Al beni, gör beni caddesi ”  diye burayı yad ederler.

Bir peynir kenti Kırklareli. Bu konuda şüphe duyulmayacak bir marka.

Öte yandan, köftesiyle çok meşhur. Köfteyi Kırklareli’ de yerseniz adı Kırklareli köftesi olur, falan yerde yerseniz oranın köftesi olur derler ya, Kırklareli’ de bu lezzeti tadınca bu şehir için yanıldığınızı anlayacaksınız. Bir sırrı var mıdır onu ustalarına sormak gerek, fakat dilinize damağınıza yer eden tadı burada anlatmak inanın mümkün değil. Şunu söyleyebiliriz sadece, İstanbul’un en yıldızlı otellerinin şeflerinin “Trakya Kuzusu” seçmesinin bir sebebi olmalı herhalde. Ona o nefaseti veren sır da bu yörenin otlaklarında olmalı.

Kaldı ki, Nisan ayının sonunda 4. Mutfak Şenliği, yerli yabancı katılımcılarıyla Kırklareli’de düzenlendi. Lezzetin peşinden gidenler için bunun bir anlamı olmalı değil mi ?

Kırklareli’ de sonra da vakit geçirir keşfedersiniz. Şimdi Dupnisa’ ya yola çıkmak ve civardaki Balkan Köylerini görmek için yola çıkmalıyız.

Üsküp.

Burası Kırklareli’ye bağlı bir belde merkezi. Istranca Dağları hemen ardından yükselmeye başlıyor. Orman kuşağının başladığı meşelikler kuşatıyor etrafınızı. Cılız akan deresi, bu yıl gelen yüklü yağışlarla bir parça daha coşmuş durumda.

Köyün adına bakınca, mübadeleyle Üsküp’ ten gelen göçmelerce kurulduğu düşünülebilir. Oysa burada Üsküp’ten yerleşen kimseler yok. Aksine tarihi oldukça eski. Roma İmaparatrluğunun ikiye bölündüğü, sonradan Bizans adını alacak Doğu Roma Krallığının kurulduğu dönemlerde kurulduğu düşünülüyor ( M.S. 425 ) Pınarhisar ilçesiyle aynı dönemlerde kurulan belde, Bizans’ ın sınır boylarında yer aldığı için savunma maksatlı burçlarla donatılmış. Hisarcık Kale kalıntıları Palamut Tepe ve Panayır tepe’de hala görülebilir. Hristyanlığın Bizansla yöreye gelmesiye Ayaparskevi Manastırı ve Üsküp Kiliseleri inşa edilmiş fakat 1937’ de Kırklareli Halkevi inşaatında ve Erikler Köyü okulunun temellerinde taşları kullanılan kiliseden geriye birkaç taş parçası ve eski fotoğraflar kalmıştır.

Evliya Çelebi seyahatnamesinde buradan bahsederken, Müslüman ve Rumların bir arada kendi mahallelerinde oturdukları, sosyo ekonomik yönden çok gelişmiş ve kalabalık bir Üsküp’ü anlatır. ( 1661 ) Bağcılığın, Rumların elinde şarap imalatının çok ileri düzeyde olduğunu söyler. Öyleki, Kırklareli ve Burgaz’dan gelen şarap yolları burada birleşir, buradan Istranca Dağları arasındaki yollardan Kıyıköy’e kadar manda arabalarıyla taşındığını anlatır. Bu kaliteli şaraplar “Antik Diyonisos Şarap Yolu” ile varılan limandan, Avrupa kentlerine gönderildiği kaynaklarda yer almaktadır.

Ünlü yazar ve öykücülerimizden Sabahattin Ali’ nin Istranca Dağlarında öldüğü varsayımı üzerine, köyde çeşitli sanatçılarca ünlü yazar adına cılız da olsa sanat etkinlikleri son senelerde düzenlenmektedir.

Çukurpınar köyü ise eski adıyla Sazara olarak bilinir. Hala bile yörede bu eski adları kullanan çok sayıda insan vardır. Köyün adının, tarihte köyün Roma İmparatoru Sezar’ın adıyla anılmış olması ve çeşmenin yazıtında Sezar adına raslanmasından sebep olduğu ileri sürülmektedir. Bizans’ın av için hafta sonunu geçirdiği orman köylerinden olduğu için, kilise ve manastır kalıntıları da yörenin önem verilen bir yer olduğu fikrini güçlendirmiştir. Şimdilerde, fasulyesi ile meşhur günden güne yalnızlaşan Balkan köylerimizdendir ne yazık ki.

Beypınar Köyü ise, eskiden Romalıların mermer ocaklarında çalıştığı bilinse de, Osmanlı Rus Savaşının ardından göç yollarına düşen Bulgaristan Şumnu’dan göçmenlerin yerleştirildiği köydür. Kısa aralıklarla serpiştirilmiş Istrancalar’ın güney yamaçlarına bakan bu Balkan köyleri, doğanın da sarmalayan dokusuyla pastoral tablolar sunar sizlere adeta.

Ve Armutveren…

Burayı ne söylesek eksik anlatacağız, orası aşikar. Doğasına ve sosyal hayatına nüfuz etmiş kendine has dokusuyla özel bir Balkan köyü Armutveren. Köy daha çok eski adıyla yörede biliniyor, ne yapılırsa yapılsın bu eski adlar daha bilinir kılıyor buralardaki köyleri. Armutveren, nam-ı diğer Paspala da öylesi bir köy.

Yeni adında lezzetli armutlarına vurgu yapılmak istenmişse de, Armutveren’ in fasulyesi çok meşhurdur. Öyle ki, Osmanlı Saraylarının mutfağına fasulye hep bu yöreden gitmiş. Dikkat edilirse, bu civara yakın birkaç köyde daha fasulyenin çok meşhur olduğu görülecektir. Bunun yörenin ekolojik şartlarıyla alakalı olduğu bir gerçektir. Tarım alanlarındaki coğrafi zorlukları sebebiyle, geleneksel tarım metodlarıyla tarım yapıldığına tanık olabilirsiniz. Hala bir çift öküze koşulmuş dipkazanlarla, pulluklarla tarla sürüldüğünü görürseniz Trakya’da olduğunuza bir an inanamayabilirsiniz.

Oysa büyük bir yalnızlığın serhad bekçileridir bu köyler.

Sınıra birkaç kilometre mesafede yer alan bu köyler, 80’ lerden itibaren hızla göç vermiş, şimdilerde yaşlıların yaşadığı yerler oluvermişlerdir. Öyle ki, yakınlardaki Karanlık Köyü, ömürlerine bereket ki; el ele tutuşmuş ve 80’ lerini devirmiş son iki aşığının nefesi hatrına ışığını söndürmemiştir henüz. Yoksa, dedik ya büyük yalnızlık hikayeleri akar bu civardaki Balkan köylerinin, bayramlarda gelecek misafirleriyle ancak şenlenen ve “ya ansızın gelirlerse” diye hep ardına kadar açık kapılarından.

Bu, unutulmuşluğu, ihmal edilmişliği her seferinde ülkenin doğusunda arayanlara, batıdan sarsıcı bir tokattır aslında.

İncesırt köyü ise, hemen ardındaki Bulgaristan Istırancalarına Serhad toprağı olduğunu ilan edercesine, yüksekçe bir tepeden göz kırpar. Günden güne azalan nüfusuna rağmen üstelik. Çok şükür ki böyle !

Ve, göz alabildiğine bir orman. göz alabildiğine yeşil. Kontrasta giren başka renkler bulamazsanız yeşil gözlerinizi yoracak kadar her yere hakim. Hele ki kayın ormanları, rüzgara ıslık çalan nazenin edalarıyla meşeliklerden sonra Istranca ormanlarının önemli bir parçasını oluşturur.

Armutveren’ den sonra, Sarpdere Köyü’ ne varmanız gerekir ki, köyün içinden Dupnisa’ ya giden yolu bulabilesiniz. Burası da ismiyle müsemma, dağların kovuğunda ulaşımı güç bir köy. Sarpdere’ den 5 km.lik bir orman yoluyla Dupnisa Mağrası’ na ve mesire alanına ulaşıyorsunuz. Üsküp’ ten başlayan yolculuğumuzdan itibaren, Dupnisa’ ya ulaşana kadar, yöreye özgü dağ alalarının görülebildiği tertemiz derelerden, adım başı pınarlardan geçiyorsunuz.

Son yıllarda yöreye akın eden gezginlerin ve sayfiyecilerin, bu sebeple çevrenin korunmasına daha önem vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

Gezginler öyle der ya ; “ Geride ayak izinden başka bir şey bırakmayacaksın ! "

Bu civardaki köylerde yöreye özgü lezzetleri bulabileceğiniz, salaş lezzet durakları bulabilirsiniz. Özellikle Balaban ( Velika ) köyünde, kiremitte tereyağlı alabalık ve yörenin zengin ve lezzetli etlerinden, süt ürünlerinden tadabilirsiniz. Demirköy, bu manada size önerebileceğimiz bir başka yakın durak.

Buraya kadar size Dupnisa yolu üzerinde yer alan köylerden bir parça bahsetmiş olduk. Bundan fazlası sizin buradaki hayatlara dokunmanızla keşefedeceğiniz farklı farklı güzellikler olacaktır. İnsanına, doğasına dair yalnızlığını kırmak, ve sadece kendilerinin olan güzellikleri sizlerle paylaşmaları için buralara konuk olun.

Bir başka Trakya’dan bahsedeceğiz demiştik siteyi yayına koyarken. O başkalığı içinize işleye işleye duyacaksınız.

Dupnisa’da görüşmek dileğiyle…

Not : THY için her ay hazırlanan ve sadece uçaklarda yer alan Sky-Life dergisinin 2009 Mart sayısı konusunu Balkan Köyleri’ne ayırmıştı. Yusuf MERİÇ’ in hazırladığı yazıları, yöreye olan dostane ilgisiyle fahri-hemşeri addedilen değerli fotoğraf sanatçısı Yavuz SARIYILDIZ’ ın fotoğrafları süslemişti.

Okumak için ;

http://www.thy.com/tr-TR/corporate/skylife/article.aspx?mkl=1083

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Fotoğraflarıyla değerli katkıları için;

Ahmet GÜDÜCÜOĞLU, Erkan YAVAŞ,Kenan KAYA,Nedret BENZET ve Tamer ARDA'ya teşekkürlerimizle...



Bu Yazıyı Ekle

Facebook    Deli.cio.us    Digg   
 








Bu sitenin Web Tasarımı Berilweb tarafından Trakyagezi için hazırlanmıştır © 2010-Sitede yer alan içeriklerin tüm hakları Trakyagezi, fotoğraf hakları sanatçısına aittir.

JoomlaWatch Stats 1.2.8b_09-dev by Matej Koval